.

 İSLAM TOPLUMUNUN KARAKTERİ


Prof
.
Dr. Osman Eskicioğlu*

 
Nida dergisinden Ferda Kılınç ile yapılan reportaj:
 1. Soru: - Vahyî zeminde bir tanımlama yaparsak; ‘cemaat’ nedir ve 
bugünkü anlamıyla belli başlı toplulukları karşılayan ‘cemaat’ ile 
İslam’ın kastı olan ‘cemaat’ aynı mıdır? Ne kadar örtüşmektedir? 
CEVAP: Her şeyden önce bana böyle sorular yönelttiğiniz için size 
teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum. Cemaat nedir, 
bugünkü cemaat anlayışı ve uygulamaları ile İslam’ın cemaat ve 
toplum anlayışı ve uygulaması birbiriyle örtüşüyor mu gibi soruları
cevaplayabilmek için bu konuda Allah’ın yaratma ve vaz edip koyma
hakkındaki kurallarını bilmemiz gerekir. Öncelikle belirtmemiz 
gereken husus, kâinatta cereyan eden tüm olayların Allah’ın koyduğu
kanun ve kurallar doğrultusunda yürümek zorunda olması dolayısıyla
varlık âleminde tevhidin-birliğin esas olduğunu ortaya koymalıyız. 
Böylece tüm varlıklar arasında da tam birlik ve beraberliğin ve de 
ahenk ve dengenin bulunması gerekir. Bu birlik bozulduğu zaman 
ise ilk başta canlılar olmak üzere tüm varlıklar zarar görür. İşte 
bugün tüm varlıklar açısından böyle bir süreç yaşanmaktadır.
Bütün canlılar huzursuz ve mutsuzdurlar. Çünkü “anlarsınız 
diye biz her şeyi çift çift yarattık” (Zariyat 51/49) ayeti ile
“Allah göğü yükseltti ve dengeyi koydu” (Rahman 55/ 7)
ayetinde ifade buyrulan esaslara Rönesans medeniyetinde ters 
düşülmüştür. Zira teorik ve pratik hayatta eşleşmelerin doğru 
yapılmadığı gibi,varlıklar ve kurumlar arasında da denge 
sağlanamamıştır. Din ile bilim eşleşemediği gibi, kadın ile erkek 
de birbirine düşman yapılmış ve fert ile devlet, birey ile toplum da 
dengesizlik perişanlığına kurban edilmiştir. Hâlbuki ifade ettiğimiz 
gibi varlık âleminde sadece insanların kendi aralarında denge geğil, 
insan-hayvan bitki ve cansızlar arasında da ayrıca denge gerekir. 
Kâinatı insan vücuduna benzetirsek insan hayvan, bitki ve cansız 
varlıkları da vücudu meydana getiren öğeler olarak düşünür ve bunlar 
arasında yardımlaşma, dayanışma, faydalanma ve aralarındaki dengenin 
varlığını görmemiz gerekir. 
İnsanların, varlıklar bizim emrimize amade kılındı gibi düşünce ve
sözleri kesinlikle yanlıştır. Ne hayvanlar âlemi ve ne de bitkiler, 
insanların emrinde değildir. Onlar sadece kendi kanun ve kuralları, 
tabir caiz ise tüzük ve yönetmelikleri içersinde kalarak insanlar için bir 
ücret beklemeden karşılıksız olarak üretim yapmaktadırlar. Fakat 
maalesef Rönesans medeniyeti ve onun getirdiği düşünce sistemi, 
varlığın insanların kölesi olduğunu zannederek üç koyup beş almaya ve 
tavuklara sadece gündüzleri değil, geceleri bile yumurtlatmaya kalktı. 
Daha nice yanlış hareket ve davranışlar var. Hâlbuki bu fıtrat kanun ve 
kurallarına tersti. Daha açık bir ifade ile yerlerin ve göklerin Fatırı olan 
Allah’ın koyduğu kanun ve kuralları hiçe sayarak tanrı tanımazlıktı. 
Böylece olan oldu ve tabiatın düzeni bozuldu. Kuran-ı Kerim ise 
bunun yanlış bir yol olduğunu bildirerek neticeyi adeta mucizevî bir şekilde 
haber vermekteydi. Evet, “insanların ellerinin ettikleri yüzünden 
karada ve denizde düzen bozuldu” (Rum 30/ 41). Burada sadece 
ekolojik dengenin bozulması değil, aynı zamanda insanların kendi 
uydurdukları bozuk düzenler de dile getirilmektedir. İşte böylece bu 
medeniyette ve çağımızda ve bu zaman sürecinde aile, birey, toplum, 
fert ve devlet ve tüm insan toplumları ve de toplumlar arası ilişkiler 
bozulmuştur, diyebiliriz.
İnsan denilince sadece birey akla gelmemelidir. Çünkü birey aynı zamanda 
bir toplumdur. Yani birey, hem bireysel ve hem de toplumsal ihtiyaçları 
kendi bünyesinde toplamış olan bir varlıktır. Her halde onun için olacak ki, 
Hak Teala Hz. İbrahim hakkındaki ayette onu bir toplum olarak 
vasıflandırmaktadır. “Şüphesiz ki, İbrahim başlı başına bir ümmetti” 
(Nahl 16/ 120) buyrulmaktadır.
Bazı tercümelerde “o bir ümmetti” yerine “ o bir önderdi” denilmiştir ki, 
bize göre bu uygun değildir. Biz Elmalılı ile aynı görüşte olduğumuz için 
burada onun tercümesini tercih ettik. Bu konuda ayrıca Asım Efendinin 
Kamus tercümesine “ümmet” maddesine bakılabilir. Burada “ümmet” 
kelimesinin üzerinde bu kadar dururken bizim asıl amacımız birey toplum 
eşleşmesini ve bunlar arasındaki dengeyi ve birbirini tamamlama 
konusundaki sahip oldukları fonksiyonu dile getirmektir.
Çağımızdaki kapitalizm-komünizm ve liberalizm-sosyalizm görüşlerinin 
birey-toplum ve fert devlet arasındaki ahenk ve dengeyi aralarındaki 
fonksiyonu kavrayıp kuramamış olmaları hastalığın odağını oluşturmaktadır. 
Ama buna İslam, farz-ı ayn ve farz-ı kifaye diyerek bireyin yapması lazım 
gelen işler, toplumun yapması lazım gelen işler olarak değerlendirmiş ya da 
ferdin görevleri ve devletin görevleri diyerek doğal bir iş bölümü yapmıştır. 
Ekonomide sosyolojide ve hatta siyasette bile ikame kanun ve kuralları 
cereyan eder. Buğday ekmeği bulamazsanız, arpa ve hatta yulaftan yapılmış 
ekmek yersiniz. Doktorlar midenizi almışsa, kalın bağırsağınız mideleşerek
sanki onun görevini yapar. Yıllarca bu memlekette ehven-i şer diye diye
oy toplanmadı mı? Hiç ehven-i şer hayrın yerini tutar mı?
Ayette “Gerçeğin dışında sapıklıktan başka ne vardır” (Yunus 10/ 32) 
buruluyor. Buna göre bir toplumda ya hak-hukuk vardır ya da kargaşa, ya
doğallık vardır, ya da yapaylık vardır. 
Yine İslam terminolojisine bakacak olursak orada resmi-gayr-i resmi veya 
resmi ve sivil, ya da yöneten ve yönetilen gibi kelimeler ve tasnifler
bulunmamaktadır. Bunlar yine doğal-ilahi toplumların bozulup çözülmesiyle 
veya batının toplum mühendislerinin yapay olarak doğal-ilahi olana diktikleri 
bir yamalıktan başka bir şey değildir, demekte her halde bir sakınca yoktur. 
Bazen yollar aşınıp eskidiği için tamire alınırlar. Hayat durmadığına göre ana 
cadde çalışmazsa servis yollarını göstermek sanki bir zarurettir. Her alanda 
sanki servis yollarını kullanan insanlar dini alanlarda da bunu yapamazlar 
mı? Buğdayı bulamayan adam arpayı aldığı gibi, tam cemaati bulamayan 
insan yarım cemaati ya da çeyreği kabul etmez mi? Bizim atalarımız hiç 
yoktan bakar kör iyiyidir, demediler mi? 
İslam terminolojisinde azimet ve ruhsat tabirleri vardır. 
Biz buna sağlık-hastalık veya normal ve anormal dersek biraz açıklık 
getirmiş oluruz. Hasta birey ve toplumun kanun ve kuralları ile sağlıklı birey 
ve toplumun kanun ve kuralları aynı olmaz, farklı olur. Hasta bir toplumda 
sağlıklı bir cemaat aramak hem yanlış ve hem de safdillik olur. Sağlıklı 
adamın ayakta namaz kılması farz ve caiz olduğu gibi, hasta adamın 
da oturarak namaz kılması caizdir. Yani hasta medeniyetin hasta toplumunda
hasta cemaatlerin oluşmasından daha doğal bir şey olamaz. Onun için bugünkü
cemaatlerin hepsine saygı duymak isteriz ve hatta iyi çalışmalar deyip 
başarılar dileriz. Ancak hepimizin ve herkesin, belki bütün cemaatlerin eksik 
ve aksaklıklarımızı tamamlamamız açısından daha yürüyeceğimiz epeyce yol var 
diyorum. 
Özetleyecek olursak, cemaat, bir imamın arkasında daha doğrusu bir 
yerleşim biriminde başkanlarının arkasında namaz kılıp onun danışma ile ve 
onunla birlikte aldıkları dini, ilmi, içtimai, idari, siyasi, ailevi ve buna benzer 
emir ve tavsiyelere, bunların toplumsal yönlerine uyarak birlikte hareket eden
kimselerin adıdır. Yani İslam toplumunda en önemli toplumsal görev o toplumun
 seçimle iş başına getirdiği kimse ile birlikte namaz kılmalarıdır. Böylece camiin 
cemaati ile sosyal hayat veya bugün meşhur ifadesiyle dini cemaatler arasında 
fark yoktur. Daha açık bir ifade ile Hz. Peygamberde olduğu gibi cemaat lideri, 
hem dini ve hem de dünyevi hizmetleri birlikte götürür. Bu açıdan bakıldığı 
zaman ise dün ile bugünkü cemaatler arasında çok farklılıklar olduğu açıktır. 
İslam’ın önerdiği cemaat ile bugünkü cemaatlerin örtüştüğü yerleri veya 
yüzdelerini söylemek eksik ve açıklarını ifade etmek ise hem çok zor ve hem de 
çok sorumluluk getiren bir konudur, diyorum.

 

2. Soru: - Yeri gelmişken “Müslüman ümmeti oluşturmak…” gibi bir gaye ile 
hareket etmek ne kadar doğrudur diye sorsak..? ‘Ümmet’ oluşturulması 
gereken bir yapımıdır yoksa bir tanımlama/vasfetmebiçimi midir? 
 
CEVAP: Bence bu sorudan önce şöyle bir soru sormakta fayda vardır: 
Acaba İslam anlayışında toplum ne üzerine oturur? Toplumu meydana 
getiren bireylerin arasındaki birlik, beraberlik ve bütünlüğü sağlayan nedir? 
Toprak, ırk, renk,dil, akrabalık, çıkar birliği gibi şeyler toplumun merkezini 
oluşturabilir mi? Hemen söyleyelim ki, ırk, kan, kan akrabalığı ve soy-sop 
birliği esas değildir. Bu yalnız başına bir şey ifade etmez. Kuranda Nuh 
Peygamber ile oğlundan bahsedilir. “Nuh Rabbine seslendi ve dedi ki: 
“Rabbim, şüphesiz oğlum benim ailemdedir. Şüphesiz senin vadin 
haktır ve sen hakimler hakimisin.(Allah) dedi ki: “Ey Nuh, (iman 
etmediği için) o, senin ailenden değildir. O Salih olmayan bir amel..
”(Hud 11/ 45-46). Bu ayette inanca ve imana dayanmayan nesep akrabalığına 
itibar edilmediği açıkça görülmektedir.
Eğer toprak birliği esas olmuş olsaydı Mekkeli Müslümanlara kendi öz yurtlarını 
bırakarak başka yerlere Medine’ye  göç etmeleri demek olan hicret farz olur 
muydu? Biz ülkemizde güçsüzdük,  gücümüz ve kuvvetimiz yoktu mazeretlerine 
karşılık, Allah’ın arzı ve yeryüzü geniş değil miydi? Oralara hicret etseydiniz 
ya niçin hicret etmediniz? Sorgulamaları vardır (Nisa 4/ 97). İslam toplumunun
bir özelliği de bireyden sorumlu olma, onu koruyup kollama görevinin 
bulunmasıdır. Eğer toplum henüz kuruluş aşamasında bir merkezde oluşmaya 
çalışıyorsa oraya hicret etmeyenler mümin ve Müslüman olsalar da onlara karşı 
toplumun bir velayet sorumluluğu yoktur (Enfal 8/ 72).     
 İslam, bütün alanlarda kendine özge sui jeneris kural ve kanunlara sahip olan 
bir toplum inşa etmek için gelmiştir. Ama ne yazık ki daha önce söylediğim gibi 
Rönesans medeniyetinin dış ve dışlama politikası ve ötekini yıkma anlayışı terim 
ve kelimelerle birlikte cemiyetleri toplumları ve kavram ve anlamları hep birlikte 
yıkmıştır. Onun için İslam ümmeti fikri ve düşüncesi milliyetçilik teraneleri ile 
önce kafamızda ve içimizde yok edilmiş sonra da dışarıda vakıada ortadan 
kaldırılmıştır. Burada bir örnek vermek gerekirse biyolojide hücre diye bir şey 
vardır. Hücre bir varlıktır ve o vardır. Ama o yalnız başına yaşayamaz. Diğer 
hücrelerle birleşerek bir doku meydana getirmesi gerekir. Doku da diğer 
dokularla birleşip bir organ meydana getirir. Organlar da yalnız başlarına ayrı 
ayrı yaşayamazlar, onların da birleşip organizma diye bir üst birlik, bir vücut 
meydana getirmesi lazımdır. İslam toplumu bir vücuttur; vücut ise bulma, 
bulunma, olma ve var olma demektir Toplumun olmadığı yerde onun teorisi 
de pratiği de yoktur. Onun için bugün dünyada ne İslam ümmeti ve ne de İslam 
toplumu vardır. Halbuki ayetlerde "Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir 
ümmettir. Ben de Rabbinizim. Öyleyse benden sakının." 
(Mu'minun, 23/52) "İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. 
Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin." (Enbiya, 21/92)
buyrulmaktadır.  
Resulüllah da bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Mü'minlerin, birbirlerini sevmede, 
birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine acımadaki örnekleri adeta bir beden
örneğidir. Onun bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da uykusuzluk ve 
ateşle ona katılır."
Ümmet ve toplum kelimeleri sosyolojik ifadelerdir. Her sistem kendi bünyesi 
içersinde geçerli olduğu gibi her bir organizma ve bünye de kendi hücre-doku 
ve organlarıyla yaşar. İslam toplumu sui jeneristir dedik, hiçbir topluma 
benzemez. O bir hücre ile başlar. İşte O Hz. Peygamberdir. Sonra hücre bölünerek 
çoğalır. İslam'ı ilk kabul eden Hatice'dir. Ömer 40. müslümandır. Ömer'e kadar 
müslüman olanlar,Hatice, Ali, Ebu Bekir, Osman, Zeyd, Talha, Zübeyr, Sad, 
Abdurrahman... gibi şahsiyetler merkezi meydana getiriyordu. Tüm 
Peygamberlerin metodu merkezden muhite doğru bir tolum inşa etmektir. 
Bugünkü cemaatlerin dini, siyasi ve ne tür cemaat olursa olsun başarıya 
olaşmamasının sebebi, yeni bir toplum inşa etmenin kanun ve kuralları nedir 
bunu öğrenmeden yola çıkmaları olduğu gibi istişareye ve şuraya kapalı ve de 
muhitten merkeze doğru hareket etmeleridir. 
     Ağaçlar önce en uçlardan ve tepelerden kurumaya ve ölmeye başlarlar. 
Toplumlar da öyledir; önce en üst kuruluşlarını kaybederler. Hilafet de bunun 
için yıkılmıştır. Birey-tolum dengesini söylemiştik. Birey bireydir, aile tolumdur, 
aile bireydir mahalle toplumdur. Mahalle bireydir, köy toplumdur, köy bireydir, 
bucak toplumdur, bucak bireydir, ilçe toplumdur, ilçe bireydir. İl toplumdur,
 il bireydir bölge toplumdur,bölge bireydir devlet toplumdur, devlet bireydir 
insanlık alemi tolumdur. İslam her dine ve her peygamberin inananlarına bir 
ümmet ve bir toplum gözüyle bakar. Onun için tüm insanlıkla ve tüm dünya 
ile irtibatı kesmez. Mesela hiçbir ülkeye kim olursa olsun mal ithalat ve 
ihracatı yasağı konamaz.  
İslam ümmeti ve İslam toplumu düşünce ve anlayışı olmayan yerlerde oturan 
insanların evleri tavansız demektir. Yağmur, dolu, rüzgar ve fırtına onları 
her zaman rahatsız eder. Bugün İslam dünyasına dışarıdan gelen  rahatsızlık 
ve saldırıların çoğu bu tavan yokluğundan kaynaklanmaktadır. 
Ancak bizim anlayışımıza göre İslam toplumu veya ümmeti tek hücreli amipler 
gibi çalışan tek merkezli bir yönetim biçimi de değildir. Tabir caiz ise o bir
 devletler birliğidir, diyebiliriz. İslam’da ve İslam’ı tüm yönleriyle yaşayan 
bir toplumda bucak, il ve devlet tam kişiliğe sahip, müstakil ve ayrı ayrı 
yönetim ve işlevlere sahiptirler. Bir örnek olarak mesela iç güvenlik iller 
tarafından sağlanırken dış güvenliği de devlet  yürütür.
Onun için İslam ümmeti veya İslam toplumu yerine İslam birliğini 
kaybeden Müslümanlar sadece evin tavanını kaybetmekle kalmadılar, 
bilgilerini, düşüncelerini hatta bu anlamda inanç ve ideallerini de 
kaybettiler. Müslümanlar İslam toplumunu kurmakla görevli olduklarını 
Hz. Peygamber’in Medine’ye gitme zorunluluğu ile birlikte düşünürlerse
belki bundan bir şeyler çıkarabilirler.
 Netice olarak bizim İslam ve Müslüman anlayışımıza göre 
tüm dünya Müslümanlarının bireyden başlayarak aile, 
mahalle, köy ve bucak...devlet ve insanlığa varıncaya 
kadar toplumları yeniden kurmaları onların görevleri 
arasında yer almaktadır.

 

3. Soru: - Yaşadığımız süreçte, küreselleşme eşliğinde dayatılan 
değerlerin yarattığı ve gitgide yaygınlık kazanan olumsuzluklardan 
biri olarak da ‘bireyselleşme’ tehlikesinden bahsedilmekte. Özlenen 
birlikteliği sağlamak adına bu husus ne gibi olumsuzlukları barındırmakta 
ve Müslümanların nezdinde ne oranda yaşama fırsatı bulmuştur? 
CEVAP: Bildiğiniz gibi küreselleşme ve bireyselleşme kelimeleri ithal 
edilmiş, dışarıdan içeriye sokulmuş yabancı, ne idiği belirsiz, tanınmaz 
ve bilinmez kavramlardır. Bu kelimelerin kullanılması batının elinde 
insan adına bir ölçeği olmadığı için, bulunduğu konjuktüre göre yanlışların
 devam ettirilmesinden ibarettir. Avaz avaz bağırarak be hey şaşkın! 
Deyeceğim geliyor. Yöresellik olmadan küresellik olur mu? Yöresellik 
küresellikle, kürsellik de yöresellikle dengelenmez mi? Yöreseli bilmeyen 
küreselden ne anlar? Bunların yaptığı insanı ama başka insanları aldatmak, 
kandırmak ve çaresiz bırakmaktan başka bir şey değildir. Din ile bilim yani 
din kuralları ile bilim kuralları ve bunarın ortaya koyduğu esas ve kanunlar 
küreseldir. Ama bunların uygulama alanları demek olan teknoloji ile diyanet 
asla küresel olamaz ve onlar yöresel olurlar. Hukuk ve güzel sanatlar da 
böyledir. Onların da küresel tarafları bulunmakla birlikte daha çok yöresel 
ağırlıklıdırlar. 
Birey ve bireyselleşme ne demek, bunlar şaşkınca söylenmiş ifadelerdir. 
Sen bireyin kişiliğini ekonomik kişiliğini, siyasi kişiliğini elinden alıp onu bir 
maşa gibi kullanmış isen, sen kişinin bölünmez ve parçalanmaz  şahsiyet ve 
kişiliğini parçalamış isen, 18 yaşında evlenebilir, oy da kullanabilir yani 
seçebilir, ama seçilemez dersen, eşyanın tabiatında serbestlik esas iken, 
küçük bir üretim yeri için bile izin alman lazım dersen tabii ki sen bireyi 
bölmüşsün parçalamışsın ve onu bireylikten çıkarmışsın demektir. Ona iadeyi 
itibar etmek ve bu uğurda çalışmak hepimizin üzerine bir vecibe olur.  
Fakat bireyselleşmeyi, toplumdan soyutlama, toplumla olan iletişimi, 
bağı koparma, her an ve her an toplumla alış veriş içinde olmayı, 
alacaklı ve borçlu olmayı bırakma toplumun denetim ve gözetiminde 
olmayı yok etme velhasıl tolumdan ayrı kopuk ve müstakil yaşamayı 
kastediyorlarsa o zaman onlara tek başına yaşam olamayacağına 
her zaman her yerde örnek verilen Robinson Crusoe u göstererek bu 
yol çıkmaz sokak, bundan dönün, birey-toplum ve fert-devlet 
dengesine ve beraberliğine gelin deriz.

 

4. Soru: - Hep dillendirilen bir ifade; ‘İslam tek başına yaşanmaz ve toplumsal 
anlamda yaşanılmayı (emir ve yasaklarının yaşandığı bir sosyal yapıyı) 
hedefler; bu çerçevede ‘biz’ duygusunu müntesibine kazandırmıştır.
CEVAP: İslam neyin adıdır, bunu çok iyi anlamak lazımdır. İslam batının 
religion’unda olduğu gibi sadece bir din olup kul ile Allah arasındaki ilişkileri, 
ibadet ve ritüelleri düzenleyen bir kurum mudur, yoksa İslam kul ile Allah 
arasındaki ilişkileri düzenlediği gibi, diğer tüm varlıklar arasındaki 
münasebetleri de tanzim eder mi? İslam’ın dayandığı Kur’an ve sünnete 
baktığımız zaman onun sadece bir din olmadığı, aynı zamanda bir düzen 
olduğunu birey ve toplum açısından ve hatta tüm varlılar açısından birey 
ve toplumun faaliyetlerini düzenlediğini görürüz. Gazali’nin Hocası Cüveyni’den 
beri birçok İslam âliminin dini korumak, aklı, canı, malı ve nesli korumaktan 
bahsettiğini görüyoruz. Burada din düzen anlamına geldiği gibi aklı korumak da 
sadece içki içmemek değildir. Canı korumak da yalnız adam öldürme yasağı değil, 
bugün batının bile henüz ulaşamadığı bireyi koruma kollama ve onu yaşatma 
adına muazzam bir sosyalizasyon sistemi vardır. Yani İslam, dini, ilmi, içtimai, 
idari, siyasi, iktisadi ve ailevi yönleri bulunan ilahi emir, yasak ve tavsiyeler 
bütünlüğünün adıdır.
Mesela bir örnek, İslam düzeninde topluma hizmet eden bir kimse fakir ise 
ücret ve maaş alır, eğer zengin ise almaz. Çünkü zengin olan veli iffetli davransın, 
fakir olan ise örfe uygun olarak alıp yesin, buyrulmaktadır  (Nisa 4/ 6). Ekonomik ve aile 
hayatı hakkında da birçok esaslar getirilmiş bulunmaktadır. Farz-ı ayın emirleri 
bireyi, farz-ı kifaye emirleri ise devleti ve toplumu ilgilendiren esaslardır. Mesela 
Tevbe suresinin 60. ayetinde bütçenin giderler faslı açıklanmakta ve harcama 
kalemleri sayılmaktadır. Böylece İslam’ın sadece sosyal yapıyı değil, tüm birey 
ve toplum ilişkilerini ve insanla alakalı olan tüm yapıları hedeflediği görülmektedir. 
Zaten “biz” duygusunun müslümanın bir şiarı olması onun sosyal, siyasal ve 
ekonomik yapıdaki uzviyet ve taazzuv anlayışından  kaynaklanmaktadır. Aile nasıl 
doğal bir uzviyet ise devlet ya da toplum da öyle doğal bir uzviyettir. Aile bireyleri 
birbirine ne kadar yakın ise ve aile bireylerine karşılıksız hizmet ediyorsa 
devlet-toplum da öyledir. 
 
5. Soru: - Bu anlamda ‘İslam Toplumu’ ile ‘İslam Ümmeti’ arasında nasıl bir kıyas 
yapabiliriz? İslam'ın ulaşmak istediği toplum(İslam Toplumu) denen şümullü 
yapı mıdır yoksa daha Farklı bir birliktelik modeli midir?
CEVAP: Ümmet Arapça bir kelime olup toplum demektir. Yani ümmetin
Türkçedeki karşılığı toplumdur. Kuranın kelimeleri kullanış tarzına ve 
ümmet kelimesine baktığımız zaman bunu küçük birimler olarak 
kullandığı gibi, büyük birimler için de kullandığını görürüz. Fakat sanki 
İslam ümmeti denildiği zaman tüm Müslümanları içine bir organizasyon 
gibi algılanmaktadır. Biz buna aslında İslam toplumu da diyebiliriz. 
Bir bucak bir il veya bir devlet İslam toplumu olduğu gibi, bir devletler 
camiası da yani İslam devletleri birliği de bir İslam toplumudur. Çünkü 
Müslümanlar arasında her türlü dayanışma, yardımlaşma ve kardeşlik 
esastır. Zira tüm Müslümanlar birbirlerinin velisidirler. Dünyadaki bütün 
Müslümanlar birbirinden sorumludurlar. “Mümin erkekler ve mümin 
kadınlar birbirlerinin velisidirler” (Tevbe 9/ 71). 
Hatta Muhammed Hamidullah, bu anlamda Müslüman devletleri arasında 
giriş ve çıkışlarda pasaportun da olmayacağı görüşündedir.         
 
6. Soru: - Bunun yanında aidiyet veya tabiiyet duygusunun Müslümanların 
zihninde yeterince yerleşmiş olduğundan bahsedebilir miyiz? Bu anlayışın 
yerleşmesi ve yaygınlaşmasının önünü tıkayan engeller nelerdir? 
 
CEVAP: İnsan için mensubu olduğu toplumun bir üyesi olmak önemli 
bir konudur. Çünkü onlarla bir takım alacaklı ve borçlu olma hak ve 
vazifelerine sahiptir. Kişinin ben Müslüman’ım, toplumum bana İslam’a 
göre muamele etti, ben de toplumuma yine İslami esaslar dâhilinde 
borçluyum demesi önemlidir. Bu anlamda mesela Ebu Hanife bir yöreden 
mesela bir bucaktan başka bir yöreye bucağa zekât nakledilmesini 
uygun görmemektedir. Mensup olduğumuz birim küçüldükçe hak ve 
vazifeler alacak ve borçlar çoğalmakta birim büyüdükçe ilişkiler 
azalmaktadır. Onun için bugün Müslümanlar İslam’ın getirdiği esasları 
yeteri kadar bilmedikleri için, hiç bilmiyorlar deyeceğim ama bana 
gücenirler diye korkuyorum, aidiyet veya tabiiyet duygusu gibi 
ifadeler bizim için çok fantezi kalmaktadır. Bu anlayışın önündeki 
en önemli engel bizzat Müslümanların kendileridir.
Müslümanların bugünkü düşünceleri, bilgileri, teori ve pratiklerinin 
genel olarak söylüyorum tabi, İslam’la hiç bir alakası yoktur. İslam 
dünyasındaki eğitim ve öğretim sistemleri 2. engeli teşkil etmektedir. 
Bu eğitim ve öğretimler böyle devam ettiği müddetçe İslam ümmetinin 
batının boyunduruğundan kurtulması asla mümkün değildir. Bu kölelik kıymete
kadar böyle devam eder.         
            
7. Soru: - Kuran’da, Müslümanların ilişkilerinin düzeyini belirleyen “sizden olanlar…”, 
“veli” gibi; aynı şekilde emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker hususunda 
“içinizden bir ümmet bulunsun” ve sizden iki grup savaşırsa bağlamındaki 
“iki grup” ve haber getiren “bir fasık” ifadeleri tam olarak neyi karşılıyor ve 
mevcut durumda bu ayrım net bir şekilde yapılabilmiş, istenen gruplar 
oluşturulabilmiş midir?
CEVAP: Söylemiş olduğunuz bu Kuran ve ayetlerden alınmış ifadeler aynı 
şeyleri anlatan veya aynı şeyin basamaklarını dile getiren şeyler değildir. 
Bir defa İslam siz ve başkaları derken burada ayrı ayrı ve farklı konumlar 
dile getirilmektedir. Mesela ayette “Ey inananlar, Allah’a itaat edin, Resule 
ve sizden olan buyruk sahiplerine itaat edin.” buyrulurken yöneticilere 
itaat dile getirilmektedir. Bizim anlayışımıza göre İslam düzeninde 
hükümet yani yöneticiler mahalle başkanından devlet başkanına kadar 
uzanan başkanlar zinciridir. Bucak, İl ve Devlet kişiliğe sahip, gelir ve 
gideri olan, kendilerine mahsus hizmet alanları bulunan ve başkanları 
seçimle iş başına gelen birimlerdir. Köy, ilçe ve bölgelerin başkanları ise 
tayinle iş başına gelirler. Bunların başkanları bir üst kuruluş tarafından 
tayin edilir. Yalnız İslam düzenindeki başkanlık sistemi bugün anlaşılan 
manada bir başkanlık sistemi değildir. Tüm birimlerdeki başkanlar toplumun 
işlerin kesinlikle istişare, şura ve dayanışma ile yaparlar. Çünkü bu bir farzdır. 
Kuranda veli evliya ve velayet kelimeleri daha çok hukuki velayeti ifade 
etmektedir. Yani Müslüman üzerinde bir velayet hak ve vazifesi yine bir 
müslümanındır. Onun için müslümanlara en aşağıdan en yukarıya kadar 
bütün birimlerde başkan olacakların sadece mümin olması yeterli değildir, 
aynı zamanda Müslüman olması gerekir. Yani İslam toplumunda kişi 
Müslüman olmadıkça bir mahalle başkanı ve muhtar bile olamaz. Bu 
kelimelere dost manası verilmesi yanlıştır. Allah Kuranda Yahudi ve 
Hıristiyanları dost edinmeyin demiyor, onları veli edinmeyin, 
yönetici edinmeyin diyor (Maide5/ 51). 
Ayette “Ey inananlar, size fasık bir kimse bir haber getirirse, 
onu araştırın” (Hucurat 49/ 6). Burada aslında pek çok şey söyleniyor. 
Bunlardan birincisi İslam toplumunun uyanık olması her habere ve bilgiye, 
yalana dolana pek pabuç bırakmaması, araştırması ve araştırarak hareket 
etmesi, yanlış yapmama konusunda çok dikkatli ve titiz davranması. 
Toplumda her çeşit insan bulunur. İslam toplumu olsa bile orada mümin, 
münafık, ajan ve satılmış maşalık yapan insanlar bulunabilir. Münafıkları 
ve ajanları toplumdan ekarte etmek mümkün değildir. Hz. Peygamberin 
toplumunda bile bir sürü münafık vardı. Hele bugün yeraltının yer üstünden 
daha fazla icra-i amel ettiği ortamlarda bunlardan uzak kalmak mümkün 
değildir. Onun için çok dikkatli olarak hele sorumlu mevkilerde olanlar 
onun bunun kışkırtmalarına kapılmadan yapılması lazım gelen şeyleri 
ortaya koymalılardır. Sonra son pişmanlık fayda vermediği gibi öfkeyle kalkan
 zararla oturabilir. Bugün bile ülkemizde Cumhur başkanlığı seçimi dolayısıyla 
oynanan oyunlar ve döndürülen dolaplar herkesin gözleri önünde cereyan 
etmektedir.  
“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden kötülükten yasaklayan bir 
cemaat (topluluk) olsun.” (Ali Imran 3/ 104) ayeti yine İslam toplumu 
ile alakalı bir metindir. Bu ayette adeta toplumun beyni ve merkezi dile 
getirilmektedir. Toplumu adeta koruyup kollayan ve yönlendiren aslında 
bu ekiptir. Bunlar kimdir işte o hususta ihtilaf edilmiştir. Aslında bu görev 
kifaye farz olmakla yerine getirilmediği zaman bütün Müslümanların günaha 
girmiş olacakları açıktır. Elmalılı bu ayetin tefsirinde şöyle der: Bu suretle hayra 
davet v emr-i bilmaruf, nehiy anilmünker yapacak bir ümmet ve imamet teşkili 
Müslümanların imandan sonra ilk dini farizalarıdır. (Hak Dini II, 1155). Bu belki 
kamu hukukunu ilgilendiren bir husustur. Ama şunu söyleyelim ki, Emevi ve 
Abbasilerden beri baştakilerin zulmü ve siyasi baskıları yüzünden Kuran ve 
sünnetin yönetim ile ilgili esasları pek ortaya çıkamamıştır, diyebiliriz. Zaten 
başta baş olmazsa, çobansız sürünün dağıldığı gibi başsız toplumun da dağılmaya 
mahkum olacağını bilmek keramet değildir. İşte o zaman başıbozukluk olur, 
mantar gibi yerden gruplar, fırkalar, ajan Hizbullahlar çıkar.     
Onun için bugün toplumun içinde olan grupların bütün yönleriyle doğal 
olduğunu söylemek mümkün değildir. Mesela dini cemaatlerin ortaya çıkması 
daha çok devlet yapılanması yetersiz ve eksik olduğundan kaynaklanmaktadır. 
Mesela eğitim ve öğretimin devletle ve resmiyetle ne alakası var. Eğitim ve öğretim
en küçükten en büyüğüne kadar vakıflara ve sivil topluma bırakılarak ücretsiz 
olmalıdır. Çünkü su, devletin elinde 100 derecede kaynarken, milletin elinde 
50 derecede buharlaşmaz. İlim her yerde ilimdir; ama ilim adına bir takım 
sahtekarlar da ortalığı kaplamışsa ve bir tür yalancılık varsa, ilim, din ve 
birtakım değerler politikaya feda ediliyorsa, aka kara, karaya da ak deniyorsa 
yani tuz koktuysa, artık bu kokuşmuş toplumu düzeltmek de o kadar kolay 
olmasa gerektir.           

 

8. Soru: - Son olarak Müslüman toplumun, İslam’ın öngördüğü birlikteliği  
(Cemaat, ümmet adı her neyse…) sağlamalarını olmalarını engelleyecek 
potansiyel zaafları nelerdir? Bu anlamda Kitab’a yönelik yaklaşımlar hakkında 
neler söyleyebilirsiniz? (Zira Kur’an dağılmamamız için sımsıkı sarılınması gereken 
yer olarak Allah’ın İpi’ni göstermekte…)

CEVAP: Ülkemizde ve dünyadaki Müslümanlar din olarak çağı yaşamamaktadırlar. 
Hz. Peygamber ve büyük sahabiler Refik-ul A’la’ya ve dar-ı bekaya intikal edip 
İslam toplumu, ateist sasani toplumu ve eskimiş Hıristiyan kültürü Bizans ile 
karşılaşınca fikir ve düşüncede yenilenme ihtiyacı hissettiklerinden, yeni ortaya 
çıkan mezheplerle değişimi ve gelişmeyi sağlayarak ortama uyum sağladırlar. 
Tabi zaman mezheplerin görüşlerini de bir çok fikirlerini de mürura uğrattı. 
1300 yılında batı dünyası değişim ve dönüşüm için adım attı. Bu defa nöbet 
sırası onlara gelmişti. Müslümanlar ise her şeylerini batıya kaptırarak bilhassa 
1699 tarihinden itibaren, isterseniz siz buna 1700 diyebilirsiniz, küçülme, 
maddi ve manevi anlamda dağılma, ilim, fikir, düşünce edebiyat ve sanat adına 
da parçalanma ve yok olma sürecine girdiler. Böylece ilim, fikir, düşünce gitti; 
topraklar gitti, İslam birliği gitti, Tunus gitti, Fas gitti, Cezayir gitti; eski toplum 
bütün evsafıyla yok oldu. Tek kelime ile her şey darmadağın oldu. 
Ama Kuran ortadadır. Dün insanları en medeni, en adil, en dürüst, en bilgili 
ve varlıklara karşı onları en faydalı hale getiren, hidayet eden ve  yol 
gösteren Kuran elimizdedir. Kur’an kendisi mucize olduğu gibi aynı zamanda 
Müslümanların elleriyle de mucizeler yaratan bir kitaptır. Bir İngiliz olan 
Lord John Davenport “Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim” adıyla yazmış olduğu 
eserinde Müslümanların mucizeler yarattığını cihan tarihinde bulunmayan şeyleri 
yaptıklarını 30 sene içersinde çağının iki süper gücünü yendiklerini söylemektedir.
Müslümanlar eğer hem kendilerini ve hem de tüm insanlığı kurtarmak istiyorsa, 
hem kendileri ve hem de bütün insanların mutlu ve müreffeh olmalarını 
diliyorlarsa mezhepler zamanında olduğu gibi yeniden Kur’ana dönmelidirler. 
Kuranı yeniden anlamalıdırlar. Ama Kuranı anlamak için bu anlamda anlamak 
için onun dilinin bilinmesi gerekir. Tüm klasik Arapça dil bilgileri bilinmeden ve 
çağın matematik, fizik, kimya, astronomi, biyoloji, ekonomi...gibi ilimler bilinmeden 
Kuran size bir şey söylemez. Siz Kurana bir kurtuluş reçetesini sorarsanız onu 
anlama metodolojisini de bilmeniz gerekir. Zaten bir takım görevliler de vardır sizi 
dininizden saptırmak için çalışan ve uğraşan. Vergiden bahsedersiniz, bunun dinle 
ne alakası var derler, eğitim ve öğretimden bahsedersiniz bunun İslam’la ne ilgisi 
var derler. Müslümanlar ayette ifade edildiği gibi dinlerini fırka fırka ayırdılar ve 
kendileri de paramparça oldular (Enam 6/ 159). Kuran ruh ile uğraşmayın diyor 
Müslümanlar ona dayalı şeyler yapıyorlar; Kuran kıyameti Allah bilir ve bir nevi 
bununla uğraşmayın diyor Müslümanların en çok hoşlandığı şey kıyametten 
bahsetmek, Kur’an “Allahın ipi olan Kurana topluca yapışın, sarılın ve sakın 
ayrılmayın” diyor (Ali Imran 3/ 103). Müslüman ise başka şeylere yapışıp ve başka 
kimselere sarılıp böylece bölük pörçük oldular ve oluyorlar. Hemen hemen bugün 
Kuran ne dediyse çoğunlukla Müslümanlarda onun aksi mevcuttur.
Bütün bu anlattıklarımızdan sonra İslam’da toplum anlayışı dediğimiz zaman en 
küçüğünde en büyüğüne kadar kafamızda şöyle bir organizasyon şekillenebilir. 
Bir defa birey kişiliğe sahip olan bir şahsiyettir. İslam’da hakiki şahsiyet ve hükmi 
şahsiyet, bugünkü ifade ile özel ve tüzel kişilik vardır. Kuran’da milletine 
“Ey kavmim! Ey kavmim! Diye hitapta bulunan birçok peygamberler vardır. Mesela 
Musa kavmine “ey kavmim demişti” (Bakara 2/54), Hz. İbrahim (En’am 6/78), 
Hz. Muhammed (Enam 6/134), Nuh (a.) (A’raf7/ 59), Hud Ad kavmine gönderildi 
(A’raf 7/65), Semud kavmine Salih peygamber (A’raf 7/ 73), Lut peygamber, 
Şüayb peygamber bunların tümü hep kendi milletine hitap ettiler. Sadece 
Hz. Peygamberdir ki, hem kendi milletine ve tüm insanlığa hitap etti. 
“Ey insanlar! ve ey insanlık! dedi. “Ey insanlar’ de ben Allah’ın sizin 
hepinize gönderilmiş elçisiyim” (A’raf 7/ 158). Onun için bütün peygamberler 
yöresel Hz. Muhammed ise küreseldir. Onun için onun getirdiği din evrensel 
organizasyonu kurmak zorundadır. 
Kurandaki hitap kişiliği gösterir. Kuranda eve, aileye yani oturduğumuz daireye 
hitap yoktur. Yani ailenin kişiliği olmadığından, daire adına bir muamele yapılmaz. 
Elektrik ve su ihtiyaçları daireye göre değil, içinde oturan insan sayısına göre olur. 
Aileden sonra mahalle gelir. Ailenin kişiliği yoktur ama, mahallenin kişiliği vardır 
ve her mahallede bir mescid bulunur. Aile en az 3 kişi kabul edilirse, mahalle de 
en az 30 kişi olur. Köyün kişiliği olmayıp en az 300 kişi, bucak ise en az 3000 kişi 
olup ilk tam teşekküllü bir toplum birimidir. Bucak her türlü dini ilmi içtimai, idari,
siyasi, iktisadi ve ailevi hak ve vazifelere ehil, kendi kendini yöneten, mahkemeleri, 
pazarı,güvenlik kuvvetleri olan müstakil bir toplumdur. Cuma namazı da burada yani 
bucak merkezinde kılınır ve bir yerde kılınır. Bucaktan sonra ilçe gelir, onun şahsiyeti 
yoktur. Sonra il gelir onun kişiliği vardır, sonra eyalet-bölge gelir kişiliği yoktur. 
Sonra devlet gelir onun kişiliği vardır. Sonra dünya İslam birliği gelir ki onun kişiliği 
yoktur, yani o seçimle değil tayin ile oluşur. Kişiliği olan yerlerde seçim vardır, 
olmayan yerlerde ise tayin vardır. 
Kurandaki kavm kelimesini millet-devlet anlamında anladığımızı az önce söylemiştik. 
Bu aynı zamanda dil birliğini ifade eden bir anlayıştır. Buna göre farklı devletler farklı 
dilleri konuşular. Başka bir ifade ile aynı dili konuşanlar tek millet tek devler olurlar. 
Buna göre İran fethedildiği zaman onu Medine’ye bağlamak yanlıştı. Zira Kuran’da 
Hz. Peygamber için sen bir uyarıcısın, her bir kavim-devletin ise hadisi, yol gasterip
yöneticisi vardır, buyrulmaktadır (Ra’d 13/ 33).
En geniş İslam toplumu ise İslam birliğidir. Onun merkezi de Mekke’dir. Mekke tüm 
İslam ümmetine ve tüm dünya Müslümanlarına ait olan bir merkezdir. Öyleyse orayı 
tüm İslam devletleri birlikte yönetmelidir. Bunun için her devlet oraya temsilci 
gönderir. Bu temsilciler Mekke yönetimini üzerine aldığı gibi dünya Müslümanlarının 
tüm işleri hakkında istişareler yaparak onların dini, ilmi, siyasi ve iktisadi konularda 
ve meydana gelen beynelmilel olaylarda görüş bildirir ve tavsiyelerde bulunur. Hatta 
iki İslam devleti arasında savaş çıktığı zaman Mekke’de bulunan birleşik İslam askerleri 
savaşı barışla veya güç kullanarak önler. Bu Mekke yönetim başkanlığı sıra ile dönerli 
olarak da yapılabilir. 
Mekke yalnız Müslümanların merkezi değil dünyanın da merkezi olarak bilinmektedir. 
Kabe de dünyanın en eski ibadet yeridir. 
 “Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke'de alemler için mübarek ve doğru 
yol gösteren Kabe'dir. Burada apaçık deliller vardır. İbrahim'in makamı vardır; 
kim oraya girerse güvenlik içinde olur.” (Âl-i İmrân Sûresi, 96-97).

    

 


*DEÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi


 

emailrol.gif (21439 bytes)

arrow1b.gif (1866 bytes)

.