.

KURANIN ANLAŞILMASI PROBLEMİ  

Prof. Dr. Osman Eskicioğlu*

     
Bence bugün sadece Müslümanları değil, tüm insanlığı ilgilendiren birinci sıradaki iş, Kuranın anlaşılıp yorumlanması problemidir. Kuran bugün suskun, sanki o bir samıt, konuşmuyor...Halbuki o, canlı Muhammed değil mi?
Bir matematik işlemini veya problemini çözmek için nasıl 4 işleme ihtiyaç varsa, Kuranı anlamak ve yorumlamak için de 4 işleme ihtiyaç vardır:
1- Kuranı anlamak isteyen kişi, ona inanacak, bu Kuran (Muhammed) benim tüm sorularıma cevap verebilir diye iman edecektir. Çünkü inanmayanlar onu anlayamazlar zira Kuran ile aralarında perde vardır. (İsra 17/ 45-46) inanmayanlar ne Kuranı (Muhammedi) ve ne de Muhammedi (yani Kuranı) anlayabilirler, çünkü kalpleri kapalı ve kulaklarında da ağırlık vardır. (Fussilet 41/ 1-5)

2- Kuranı (o canlı Muhammed olduğuna göre onu) anlamak ve onunla konuşmak için klasik Arapçayı bilmeye ihtiyaç vardır. Sarf, Nahiv, belağat ve usul-ü fıkıh ilimlerini bilmek gerekir.

3- Matematik bilmekte de fayda vardır.

4- Fen ve sosyal bilimler de hiç olmazsa özet olarak bilinmelidir. (Analoji yapmada bu bir zarurettir.)

Kuran her seviyedeki mümin ve Müslümana hitap eder. Kuran kolaydır herkes anlar. Facebookta bile herkes ayeti anlıyor ve konuşuyor. Dağda oturup yaşayan yalnız kişi bile Kuranı anlayabilir. Anacak bizim burada Kuranı anlayacak kişi şu şu ilimleri bilmesi gerekir derken yüksek teknoloji çağında insanlığa yüksek teknolojik bir projeyi bir Kuran projesini sunacak olan kişi ve kişilerin vasıflarını saymış oluyoruz. zaten şimdi biz hepimiz burada vakit geçirmek için sohbet etmiyor muyuz. Kim kimi dinliyor, herkes ben biliyorum deyip kendi bildiğini okumuyor mu? Ben buralarda bilimsel tartışma seviyesi de yoktur. Dün bana burada esaretin Bedelinin ettiği küfür ve hakaretleri kedi ve köpeklerin önüne atsanız yemezler. Ama ben katlanıyorum. Çünkü görevimiz var, misyonumuz var. 
Hepinize selam sevgi ve saygılar.

 

EDİB YÜKSEL’İN OSMAN ESKİCİOĞLUNA CEVABI

 "2- Kuranı (o canlı Muhammed olduğuna göre onu) anlamak ve onunla konuşmak için klasik Arapçayı bilmeye ihtiyaç vardır. Sarf, Nahiv, belağat ve usul-ü fıkıh ilimlerini bilmek gerekir."
Liste eksik de olsa güzel bir hatırlatma... Ancak yukarıdaki koşulu problemli buluyorum:

Her şeyden önce Usul-i Fıkıh öylesine güvenilir bir ilim değil. Her bir mezhep kendisine göre belli bir usul oluşturmuş... Böyle olunca: Hangi mezhebin usuli fıkhı? Örneğin, Şafi'inin el-Risalesi aslında Kuran'ın doğru dürüst anlaşılmasının önüne konmuş en büyük engellerden birisidir. 

Örneğin, nesih-mansuh kuralı!

Kuran'ı anlamak için Arapça bilinmesinin çok yararlı olacağına inanıyorum ama gerekli olduğuna inanmıyorum. O zaman Arapça bilmek İslam'ın şartı olurdu. Eğer Kuran'ı anlamak için Arapça bilmek gerekli olsaydı, İslam mesajının evrensel olması mümkün olmazdı. Kuran'a karşı mücadele veren Mekke müşrikleri iyi Arapça biliyordu. Senden de, benden de daha iyi Arapça biliyorlardı. Ama Kuran'ı anlamadılar. 

"Her Arapça bilen Kuran'ı anlamaz ama Kuran'ı her anlayan Arapça bilir" diyorsun sanırım. Katılmıyorum. Arapça bilen farklı kişilerin çevirilerini aklını kullanarak karşılaştırmalı inceleyen veya "onlar sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar" ayeti ve benzeri ayetler doğrultusunda SELİM bir KALP ile AKLINI kullanarak Allah'ın kitabındaki ve kâinattaki ayetlerini öğrenmek için çaba harcayan ve araştıran herkes Kuran'ın öğretmeni olan Allah tarafından 20.114 ayetine göre bilgilendirilir.

Allah Zul-Fadlin Azim'dir. Nitekim Arapça bilmeyen bazı arkadaşlarım, örneğin İzmir'de yaşayan iki emekli İngiliz arkadaşım (Chris ve Linda) Kuran'ı tüm Sünni müftülerden ve imamlardan daha iyi anlıyorlar. 

Kuran'ın İngilizce çevirilerini tevhidi bir perspektifle aklın ve kalbin ışığında okuyan bu arkadaşlar, hiç Arapça bilmedikleri halde çevirimdeki bazı hataları düzeltmemi sağladılar.

Evet, eğer kaçırdınsa lütfen bir önceki paragrafı tekrar okuyunuz. Kuran'daki birçok ayete ek olarak buna tanık olduğum için yukarıda önerdiğiniz koşulun GEREKLİ olmadığına inanıyorum.

 

OSMAN ESKİCİOĞLUNUN EDİB YÜKSEL’E CEVABI

Kuranı canlı Muhammed olarak kabul etmekle, onu anlamak için klasik Arapçayı, yani sarf, nahiv, belagat (maani, bedi ve beyan) ve usul-ü fikıh ilimlerini, ayrıca fen ve sosyal bilimleri bilmek gerekir, Kurana Kuranca iman etmek ve herkesin, ve her toplumun her türlü derdine deva olacağına inanması gerekir, dedim; bu doğrudur. Ancak bu şartlar, yüksek teknolojinin hüküm sürdüğü bir ortamda, sosyal bilimlerin yaşlanması yüzünden, bilhassa ekonomik ve sosyal alanda yüksek teknolojik anlamda tüm insanlığa yeni bir Kuran ekonomi projesi ve yeni bir Kuran sosyoloji modeli sunabilmek, ideal ve niyetiyle sıralanmış şartlardır.  Yoksa Kuranı, bilgi seviyesi, düşüncesi, fikri ve zikri ne olursa olsun, herkes anlar; dağ başında yapayalnız yaşayan bir insan bile Kuranı anlayabilir ve her Müslüman anlar. Çünkü Allah, 4 ayette “bilgi üretmek için biz Kuranı kolaylaştırdık; var mı, düşünüp bilgi üreten?”, buyurmuştur.[1] 

Siz, bu şartlar listesinin eksik olduğunu söylüyorsunuz. Hem dostlarımızın daha iyi düşünmesi ve hem de sizin iddianızın daha kuvvetli olduğunu göstermeniz açısından, bu sizce eksik olan maddeleri yazsaydınız, bana göre daha iyi olurdu.

Ayrıca öne sürmüş olduğum bu koşulların problemli olduğunu söyleyerek, “usul-ü fıkıh ilminin öylesine güvenilir bir ilim olmadığını dile getirmeniz, maksadını aşmış ve gerçekten çok çok uzak olan, hele hele adının “İslami Reform İçin Kritik Düşünenler” gibi iddialı bir grubun lideri durumunda olan size hiç mi, hiç uygun düşmemiştir. Ben de usul-ü fıkhı bilen bir kimse olarak şunu iddia ediyorum ki, bu ilim fen bilimleri bitip sosyal bilimler başladığı yerde en başta gelen ve neredeyse fen bilimleri kadar gerçek olan bir ilimdir. Çünkü vücudumuzu hücreler, dokular, organlar ve organizma olarak, kademe kademe inceleyen biyoloji, fizyoloji, embriyoloji ve histoloji gibi ilimler vardır.  Kuran metninin dil bedenini ve gövdesini de harf, harf, kelime kelime, cümle cümle, mana mana ve hüküm hüküm inceleyen sarf, nahiv, belagat (maani, bedi ve beyan) ve usu-ü fıkıh ilimleri vardır.

Bugün usul-ü fıkhın bilinmediğini söylemek şu anda bana zehir içmek kadar acı geliyor. Hâlbuki usul-ü fıkıh Kuranı anlama yöntemi demek olup kuyudan su çekmek için eskiden nasıl kova, ip, çıkrık ve çekecek kol gücüne ihtiyaç var idiyse, dün de bugün de Kuranı anlamak için bu alet ilimlerine de ve özellikle usul-ü fıkıh ilmine de kesin bir şart olarak ihtiyaç vardır ve ihtiyaç olmuştur.

Zira usul-ü fıkıh, Kuran bünyesinin yani ayetlerin hüküm ve ahkam tarafıyla ilgilenen ve o konuda kanun ve kurallar getiren bir ilimdir. Çünkü senin de bildiğin gibi dedüksiyon, endüksiyon ve analojiden başka bugün elimizde bir bilgi elde etme makinası yoktur. Yoksa senin dediğin gibi mesele sadece nasih-mensuh meselesi değildir. Aslında Kuranda mensuh yani anlamı kaldırılmış bir tek ayet yoktur. Asıl bazı hükümlerin kalkmasına sebep olan amil, zaman ve mekândır. Bugün bu şartlarda ihtiyaç olmayan bir hüküm, yarın şu şartlarda zaruri bir ihtiyaç haline gelebilir. Onun için Kuranda mensuh bir tek ayet yoktur. Bu konu, tarihte oluşmuş olan şartların, aynı Kuran mahlûk mu, değil mi iddiaları gibi tamamen siyasi ve politik aktüalitenin ortaya çıkardığı problemlerdir. Bu meseleler, bize göre, zamanımız Türkiye’sindeki Atatürkçülük problemine çok benzemektedir ki, din ile ve bilimle alakası olmayan politik bir oyundan başka bir şey değildir.

Hangi mezhebin usul-ü fıkhı diyorsunuz. Siz ilimde okul ve ekolleri kabul etmiyor musunuz? Tarihteki mezhepler kadar sosyal anlamda doğal olan ne var ki, bugün Müslümanlar, gerçek, samimi, dinine ve onun kaynakları olan KURAN ve Sünnete bağlı iseler Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli gibi bir mezhep, okul ve ekol kursunlar da bakalım biz de bir görelim. Kendi kendilerine İstanbul, Ankara veya İzmir okulu gibi unvan vermekle ve kendi kendine gelin güvey olmakla bu işler yürümez. Eğer siz, gerçek ve hakikat iseniz asırların karanlıklarını delip gelen bir ışık gibi, güneş gibi ayakta kalırsınız. Bugün asırlardan beri insanları etkileyen ve hiç alakası olmadığı halde ben, hanefiyim dedirten bir gerçek var ortada. Bakınız ben bile bu kadar kendimi özgür hissederken kitap, sünnet, icma ve kıyastan başka bir delil tanımazken daha hala kendimi Ebu Hanife hazretlerinin mahalle baskısı altında olduğumu hissediyorum desem, bu, bir gerçeğin itirafı olmuş olur. Onun için sosyal bilimciler demek olan geçmişteki İslam âlimlerinin önünde saygıyla eğildiğimi burada zevkle söylemeliyim.

Bence sizin Arapça bilmenin gerekli olduğuna inanmıyorum demeniz, aynen şuna benziyor: Napolyon, savaş alanında topçu birliğini denetlerken batarya komutanına "eksiklerimiz neler?" diye sorar.. komutan "bir, barut yok; iki..." der ve napolyon sözünü keser "barut yoksa diğerlerini sıralamanın da gereği yok" der.

Arapça bilmek İslam’ın şartı olamaz. Çünkü müslüman demek, Kurana inanan ve Kuranın koyduğu düzene uyan demektir. Ancak Kuranın koyduğu düzeni anlamak için Arapça bilmek şarttır. Fakat o düzeni yaşamak için Arapça neden şart olsun ki? Zira bir müziği dinlersiniz ve adeta onu yaşarsınız, fakat onu icra edip ortaya koyan, siz değilsiniz. Doğru nutuk doğru mantığı, doğru ve düz mantık da doğru ve düz nutku doğurur. Bence hem doğru oturalım ve hem de doğru konuşalım, derim. Yani doğru düşünüp doğru konuşalım. 

“Arapça bilmek gerekli olsaydı, İslam mesajının evrensel olması mümkün olmazdı.” diyorsunuz. Hâlbuki şu kullandığınız alet-net bile sizi yalanlamaktadır. Zira bu ürün o kadar evrensel ki, dünyanın her tarafında bu alet bir form gibi aynı şekilde kullanılmaktadır. Oysa bunu kullananların %99 u bu aletin nasıl üretildiğini bilmezler ve üreticiler onlar değildir.  

“Kuran'a karşı mücadele veren Mekke müşrikleri iyi Arapça biliyordu. Senden de, benden de daha iyi Arapça biliyorlardı. Ama Kuran'ı anlamadılar.”  diyorsunuz. Bu cümleniz ve hükmünüz çok doğru. Ben de buna katılıyorum. Fakat ayette Kuranı iyice anlamada inanmayanların kalpleri üzerine bir perde çekildiği dile getirilmektedir.[2] Ya siz, çok yoğunsunuz veya mahalle baskısı yapmak istiyorsunuz. Çünkü ben, Arapça bilmek yeter şart demedim. Üstelik Kuranı anlamak için ona Kuranca inanmak ve iman sahibi olmak gerekir, dediğimi sanıyorum. 

"Her Arapça bilen Kuran'ı anlamaz ama Kuran'ı her anlayan Arapça bilir" diyorsun sanırım, diyerek niyet okuyorsunuz. Evet, siz, katılsanız da katılmasanız da aynen öyle diyorum. Çünkü kişi Kuranı Arapçayı bildiği kadar, anlar. Mesela “akimus salate ve atu’z zekate” (Namazı kılın ve zekatı veriniz) ayetindeki bu 4 Arapça kelimeyi bilen, tercümedeki şekliyle kaba taslak anlar ve tabi herkes, kendi çapında anlar. Fakat bilimsel anlayış, hukuk ortaya koyacak bir anlayış ve yeni bir medeniyet kurmaya niyetli olan bir anlayış deyince iş değişir. O zaman işte bizim öne sürdüğümüz 1-Kurana Kuranca iman etmek, 2-Klasik Arapçayı bilmek, 3- Fen ve sosyal bilimlerin özetini bilmek gibi şartlarla donatılmış bir babayiğite ihtiyaç var, demektir. O zaman bu ayetten tüzel kişiliği bulunan bir toplumda namazı cemaatle kılmanın farzı kifaye olduğu, zekâtın da namazı kıldırana yani devlete-topluma verilen bir vergi olduğunu anlarız. Tabii ki, bu mücmel olan salat ve zekât kelimelerini sünnet açıklayarak müfesser hale getirmiştir. Bildiğiniz gibi bu terimler aynı fizik ve kimya terimleri gibi özel mana ifade eden kelimelerdir.

Evet, Arapça bilmeyen kişi tercüme yapamadığı gibi, tercümelere dayanarak yeni bir meal veya tercüme yapamaz ve bir hüküm de çıkaramaz. Bakın böyle birinin S. Türkmen adında birinin haşa “İniş Sırasına Göre Kuran” diye isim taktığı kitabından (Zira şunu herkes bilsin ki, hiçbir tercüme veya meal Kuran değildir ve olamaz. Kuran, bir isimdir ve müsemması da elimizde mevcut olan Fatiha ile başlayıp Nas suresi ile son bulan Mushaf’tır.) size bir örnek sunuyorum. Bildiğiniz gibi Türkçede kelimelerde erkeklik ve dişilik yoktur; Arapçada ise vardır. Arapça bilmeyen mütercim efendi, Arapçada “hü” erkek zamiri, “ha” dişi zamiri olduğunu bilmediği ve bunu Türkçe çeviriden fark edemediği için, ayetin aslında geçen “ha” zamirini erkek olan Kurana göndererek fahiş bir hata işlemiştir. Arkadaşımızın uydurduğu tercüme veya meal şudur: “Sonra seni de emirlerimiz bulunan bir yol üzere kıldık. Öyleyse sen ona (Kurana) uy!” (Casiye 45/ 18). Bize göre bu cümle, asla bu ayetin tercümesi değildir. Bu bir tahriftir. Ben, bu Müslümanım diyenlerin işlerini bir türlü anlayamadım. Bunlar hem Kurana inanıyoruz, derler ve hem de Kuranda var olan “Allah size emanetleri ehline vermenizi kesinlikle emreder.” (Nisa 4/ 58) Allah’ın ayetine ters hareket ederler. Allah hepimize hidayet etsin.  

"onlar sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar" ayeti ve benzeri ayetler doğrultusunda SELİM bir KALP ile AKLINI kullanarak Allah'ın kitabındaki ve kainattaki ayetlerini öğrenmek için çaba harcayan ve araştıran herkes Kuran'ın öğretmeni olan Allah tarafından 20:114 ayetine göre bilgilendirilir.” sözleriniz hiç de ciddiye alınacak cinsinden değildir. Çünkü bir defa “yestemiune el-kavle fe yettebiune ahsenehu” (Allah’a kul olanlar tüm sözleri dinlerler ve onların en güzeline uyaralar) Zümer 39/ 18 ayetinden maksat, Kuran olamaz. Çünkü Kuranın hepsi güzeldir. Onun çirkin tarafı yoktur. Bundan maksat, Kurandan veya başka yerden, tabiattan ya da mantıktan çıkarılan görüşler, demektir.

Akıl, bir compitür gibidir. Bu alete ne yükler ve ne verirsen ancak onu alırsın. Buna göre Âdemden bugüne eğer vahiy olmasaydı, insan aklı, kalbi ve beyni hiçbir şey yapamaz ve hayvanlar kadar bile olmazdı. 20: 114 ayeti, öyle boşuna kürek çeken ve sünnetüllaha uymayıp ters düşen kimselere bilgi verir, demiyor. Aslında bu ayet, size, anlayabilseniz  çok güzel bir cevap veriyor. Çünkü burada Kuran var ve bir de onun Allah tarafından verilen bir vahyi vardır. İşte sadece Kuran yeterlidir diyenlerin yanılgısı asıl burada yatmaktadır. Çünkü Kuran, zaman ve mekanla, dil ve düşünce ile hatta çıkar yol bulmak için başa gelen bela ve musibetlerle anlaşılır. Mesela biz bugün başımızda dönüp dolaşan türkçülük, kürtçülük ve ırkçılık belalarını tedavi edecek reçeteleri Kuranda arayıp bulmalıyız, derim. 

Edip bey, şu cümleyi senin kurduğuna inanamıyorum. “Arapça bilmeyen bazı arkadaşlarım, örneğin İzmir'de yaşayan iki emekli İngiliz arkadaşım (Chris ve Linda) Kuran'ı tüm Sünni müftülerden ve imamlardan daha iyi anlıyorlar.”, diye korkunç bir iddiada bulunuyorsunuz.  Ya siz, ilmin, sermayenin, siyaset ve politikanın, her türlü gücün ve her şeyin merkezi olan ve hatta tüm dünyanın oradan yönetildiği ABD’de değil misiniz? Merkezde olan bir kişi, böyle laf eder mi? Demek bu iki kişi, Kuranı tüm Sünni müftülerden ve imamlardan daha iyi anlıyorlar, öyle m.? Peki sen bunu nasıl anladın, bunları bir araya toplayıp da karşılıklı bir tartışma neticesinde mi bu kanaate vardınız veya bu mukayeseyi nasıl yaptınız öğrenmek isterim. Bunu anlamak ve bu kanaate varmak için binlerce kişinin yıllarca çalışması gerekmez mi? Yoksa bu cümleniz, bir salvo olarak mı söyledi. Olmaz Edip Beyciğim, olmaz;  bence böyle İslami reform için kritik düşünenler, İslam’ı tam olarak yorumlayamazlar. Hem sen benim İzmir’de olduğumu biliyorsun, Kuranı daha iyi anlayan, o, 2  İngiliz arkadaşı benimle bir yerde buluştursan da onlardan Kuranı daha iyi anlama hususunda ders alsak sence iyi olmaz mı?

Edipcim, din, ilim ve Kuran hakkında benden ne istersen varım; size bu kadar açık çek veriyorum; ama ben armutsam elma yapmaya kalkmak yok şartıyla tabi; ben de zaten kimseyi “ben” yapmaya kalkmam ve bir müslüman olarak asla ve kesinlikle böyle bir hak ve selahiyetim asla yoktur ve olamaz. Biz sözümüzü söyleriz ve Elmalılı üstadımızın ifade ettiği gibi, ve ma aleyna illal belağ, (bize düşen sadece tebliğdir) der ve geçeriz.

Bana göre herkes, inanıp inanmamakta ve Kurana şöyle veya böyle bakmakta ya da şu şekilde veya bu şekilde düşünüp amel etmekte ve etmemekte, kesinlikle serbesttir ve asla mahalle basıkısı falan yoktur. Ben şahsen tüm insanlara teori ve pratikte, uygulama ve amelde saman çöpü kadar bir baskı yapılmasını istemem. Çünkü kimse kimsenin günahını çekmez, kabirlere şeyhlerle, dervişlerle, liderler, kanaat önderleri ve İslami reform için kritik düşünenlerle birlikte girilmez ve girilmiyor. Biz hiçbir kimsenin, yarın Allah’ın huzuruna bir mazlum olarak çıkmasını istemiyoruz. Dünyadaki zalimler, zulmettikleri insanların mazlum olmasını sağladıkları için, Allah da onlara soru sormayacağı için, haşa Allah’ı bile etkilemiş olurlar. İşte zulüm, bunun için en büyük günah ve günahların da en büyüğüdür.

        Son sözüm şu:    Atın iyisini pazar, insanın iyisini mezar bilir.

Selam sevgi ve saygılar. AEO  

 



[1] Kamer 54/ 17, 22, 32, 40

[2] İsra 17/ 45-46


*DEÜ İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi


 

emailrol.gif (21439 bytes)

arrow1b.gif (1866 bytes)

.