.

BAŞÖRTÜSÜ SORUNU

Selamlar, Sayın Öğretim görevlisi

Mehmet Barlas'ın haber sitesi haberX'in röportaj yazarı Hülya Okur ben. Eğer izin verirseniz değerli katkılarınızla oluşturacağım haberi, en geç perşembe günü yayına almak istiyorum, umarım bize ayıracak vaktiniz vardır, sevgiler, saygılar

Başörtüsü konusunun en yoğun tartışıldığı zamanlarda, başörtüsüne karşı çıkanlar tarafından; “Bu talep ilköğretim çağındaki öğrencilerden gelmeye başladı. Bu durumda ne yapacaksınız” sorusu soruluyordu. Bu soruya Hayrünnisa Gül, "Bu konuda yaşanan bir cehalet varsa biz bunu da ortadan kaldıracağız.” şeklinde yanıt verdi. Üstelik İlkokul öğrencisinin kendi isteği ile başörtüsü takamayacağını da vurgulayarak.  

Sorum şu: Devlet bu konuda gerçekten ne yapabilir? Yasak ve zor kullanmak dışında? 

Taş atan çocuklar üzerindeki aile yada çevre baskısının benzeri mi var burada? “Gerekirse devlet bu çocuğu ailesinden alır” tavrı doğru bir tavır mıdır?

Başörtüsü sorunu, ilkokul çağındaki çocuklar üzerinden kapatılmaya çalışıyor olabilir mi?

 

Merhaba,

Önce sorunuza teşekkür ediyorum.

İkinci olarak da meseleleri çok iyi tahlil etmekte fayda var diye düşünüyorum. Ama maalesef üzülerek söylüyorum ki, bugün ülkemiz insanları, böyle meseleleri analiz yaparak bir çözüme kavuşturma gücünden yoksundurlar. Zira her alandaki eğitim ve öğretime, toplumda, birlikte barış içerisinde yaşama açısından baktığımız zaman son derece yetersiz olduğuna inanıyorum. İlköğretimden en yükseğine kadar bir birlik yoktur. Onun için insanların-vatandaşların bakış açıları farklıdır, eksiktir, işin en kötü tarafı ise zıttır ve hatta çelişkilidir. Bundan dolayı da kafalar karışıktır. Kafalar karışık olduğu için de meseleler de birbirine karıştırılıyor. Bugün yönetenlerin de yönetici koltuğunda oturanların da yönetilenlerin de kafaları karışıktır. Dini, ahlak ve hukuku birbirinden ayıramayanlar, devletle milleti birbirine katıp karşı karşıya getiriyorlar. Her şeyden önce din nedir, devlet nedir, ahlak ve hukuk neye derler, bunu yeniden öğrenmemizde yarar vardır. Çünkü zamanımızda sosyal bilimlerin terim, tarif ve tasnifleri eskimiştir. Bunların acilen yenilenmesine ihtiyaç ve hatta zaruret vardır.

               Benim anladığım kadarıyla, dini olaylar, dini kanun ve kurallarla, ahlaki olaylar ahlaki kanun ve kurallarla, hukuki olaylar hukuki kanun ve kurallarla, ekonomik olaylar da ekonomik kanun ve kurallarla çalışır. Dini bir olaya hukuk zoru kullanılamaz. Ekonomik bir alan da hukuk kanunları ile çalışmaz. Eğer böyle anlar ve böyle uygularsak, ancak doğal ve normal olanı yapmış oluruz. Zira doğal ve normal olandan daha faydalı bir şey de yoktur. Fakat ülkemizde bugün böyle bir anlayış ve uygulama bulunmamaktadır. Mesela trafikte kırmızı ışıkta durmayıp geçmek, ekonomik bir olay mı ki, para cezası ile karşılık veriliyor? Bence kırmızı ışık meselesi hukuki bir olaydır. Dolayısıyla buna ekonomik bir vasıta ile müdahale etmek yanlıştır. Baş örtmek, dini-ahlaki bir olaydır. Dolayısıyla bu, hukukun dışındadır. Öyleyse başörtüsüne devletin müdahalesi bir hukuk dışılıktır. 

               Ahlak, insanların yaratılışlarındaki farklılıklardır. Bunları yani ahlaki davranışları kanunla düzenleyip kodifiye etmek ve herkesin uyacağı bir kural şekline sokmak, mümkün değildir, faydalı olmadığı gibi, üstelik zarar da verebilir. Onun için ahlakın müeyyidesi-yürütücüsü, devlet değil, halkın alkışlaması, tasvip etmesi ve desteklemesidir. Ya da yadırgaması, yuhalaması ve ayıplamasıdır.

               Dinin müeyyidesi ise cennet ve cehennemdir. Onun için İslam’da inanma ve inanmama özgürlüğü vardır. (Kehf 18/ 29). O nedenle ibadet etmeyen bir kimseye ceza da verilemez. Çünkü ceza, hukuki bir olaydır. Hukuki olayların aynı zamanda dini-ahlaki tarafları olsa bile, dini ve ahlaki olayların hukuki tarafı yoktur. Yani devlet denilen aygıt, normal şartlar altında bunlara müdahale edemez. İslam hukukçuları bu tasnifi “dinen” ve “kazaen” terimleri ile dile getirmişledir.  

               Hukuk ise herkesi ilgilendiren, müeyyidesi devlet olan, yasalar ve anayasalarla belirlenen kanun ve kurallardır. Onun için biz, devleti, tüm vatandaşların ortak noktalarının bir bileşkesi diye tarif ediyoruz. Yani devlet, herkesi ilgilendiren alanlarda çalışıp hizmet eder. Tüm vatandaşlara aynı yakın ve uzaklıktadır. Devlet, Yahudi, Hıristiyan, Müslüman ve ateist ayrımı yapmaz. Yani devlet, sadece ve sadece hukuki bir olaydır; hukuk da tüm vatandaşları ilgilendirir. Yani devlet, dini veya ahlaki bir olay değildir. Onun için devletin hareket ve davranışları bilimseldir, dinsel değildir.   

     “Sorum şu: Devlet bu konuda gerçekten ne yapabilir? Yasak ve zor kullanmak dışında? diyorsunuz. Ben de size sorayım, giyim kuşam, kılık ve kıyafet, hukuki bir olay mıdır ki, devlet denilen aygıt, buna el atıyor? Bize göre devletin böyle hukukun dışına çıkarak dini ve ahlaki alana müdahale etmesi, bir ilkellik ve primitiflik örneğidir. Yani örten vatandaşlara yıllardır bu yapılanlar, zulüm ve baskıdan başka bir şey değildir. Eğer devlet, kanun çıkararak tüm vatandaşlara şöyle giyineceksiniz diye bir forma getirirse, işte o zaman bu, hukuki bir olay olur ve buna uymayanlara ceza verilebilir. Fakat bugün yapılan böyle mi? Yapılan bize göre zulümden başka bir şey değildir. Zulüm ise abad olmaz; bu zulümden derhal vazgeçilmelidir. İsteyen inanır, isteyen inanmaz; dileyen duasını yapar dileyen yapmaz, isteyen örter, istemeyen de örtmez ve bize göre bunlara kamu görevlileri de asla karışamaz. Hem bu ülkede bu konuda öyle bir bölücülük yapılmaktadır ki, örtülüler mahalle baskısı yapacak, açıklar yapmayacak, öyle mi! Maşallah, aferin size, böyle fiziki bir olayı (!) ölçecek aleti siz ne zaman ve nasıl icat ettiniz? Nerede satılıyor bu alet? Biz de alalım ve böylece biz de siz gibi olalım. Bize göre çare, bireylere ait olan bir şeyi devlet karışmamalıdır. İsteyen örter, isteyen açar. Çünkü bunların karşılığında günah, sevap, ayıplanma ve alkışlanma vardır. Yoksa modern devlette polis gücü, günah ve sevap duvarları oluşturmaz ve oluşturamaz.     

         Taş atan çocuklar üzerindeki aile ya da çevre baskısının benzeri mi var burada? Diye soruyorsunuz

         Bizce burada baş örten ile taş atan birbirine benzetilmekle yanlış yapılmıştır. Çünkü bunlar farklı şeylerdir. Oysa farklı şeyler birbirine benzetilemezler. Zira bunlardan birisi başkasına zarar vermekte, diğeri ise kimseye bir zarar vermemektedir. Taş atan çocuk, başkalarına zarar vermektedir. Baş örten ise böyle yapmakla faydası da zararı da kendisine dönmektedir.

          Taş atan çocuklar hakkında aile ya da çevre baskısının olduğunu belki söyleyebiliriz. Fakat başörtüsü hakkında böyle bir şey düşünmek mümkün değildir. Çünkü İslam dininde asla baskı yoktur. (Bakara 2/ 256; Ğaşiye 88/ 22). Başı örtmek de dinin bir emri olup farzdır. (Nur 24/ 31). Ayrıca Türk halkında bu baş örtme işi bir örf ve gelenek halini de almış durumdadır. 

         “Gerekirse devlet bu çocuğu ailesinden alır” tavrı doğru bir tavır mıdır”, diyorsunuz.

          Çocuklar üzerinde anne ve babaların özel velayet, devletin de kamu velayeti hak ve vazifeleri vardır. Çocuklarına sahip olamayan, onlara fayda yerine zarar veren ebeveynlerinin bu velayet hakları bağımsız hakemlerin kararı ile ellerinden alınabilir ve bir başkasına verilebilir.  Başörtüsü sorunu, ilkokul çağındaki çocuklar üzerinden kapatılmaya çalışıyor olabilir mi?

 

           Biz insanı, dini, ilmi, ahlaki, hukuki… ve iktisadi yönleri bulunan, çok merkezli bir varlık diye tanımlamak istiyoruz. Fakat bu alanları, elips şeklinde olduğu gibi, iki merkeze indirecek olursak, insan, din ile bilimin kesiştiği noktadan geçen düzlemde yaşayan bir varlıktır diye tarif edilebilir. Öyleyse insan, bir bileşkedir. Ruh-beden, din-bilim, birey-toplum, fert ve devlet bileşkesidir. İnsanın bedeni, bilim kanun ve kurallarına göre çalışır. Mesela midemizin faaliyeti, acıkma ürününü ortaya koymaktadır. Buna irademiz dışında olduğu için sevap veya günah hükmü verilemez. Fakat yemek yemek ve içmek, böyle değildir. Yemek ve içmek irademizle olmaktadır. Buna göre beden, hayvanlar, bitkiler ve cansızlar, Allah tarafından konulmuş olan kurallara, bilimsel kanunlara uyarlar. İnsan iradesi ise yine Allah tarafından konulmuş ve bildirilmiş olan din kurallarına tabi olur. Tabi ya da tabi olmaz. Her ikisi de öbür dünyada bunun hesabını verir.

           Diğer taraftan hem bireyin ve hem de kamunun hayatı, un helvasında olduğu gibi bir bileşkedir, yani hayat bir organizmadır. Buna göre toplum bünyesinin bir yanı hasta ise diğer yanı da hasta demektir. Onun için toplum hayatında din kadar bilim, bilim kadar da din vardır. Normali budur ve doğal olanı budur. Ancak bugüne gelecek olursak, hem bireyde ve hem de toplumda sıra dışı ve kural dışı olaylar cereyan etmektedir. Bu durum tüm dünyada böyledir. Çünkü anormallikler anormallikleri doğurmaktadır.

            Ülkemize gelecek olursak birey ve toplumun hareket ve davranışları dini ve ilmi olmaktan ziyade politik ve siyasidir, tahrik edici ve provekatiftir, ajite edici ve kışkırtmaya dayanır diyebilirim. Burası Türkiye, her şey olur, denilmiyor mu? Büyükleri kullananlar, küçükleri kullanamaz mı? Yönetim zeminlerinde gizli servislerin egemen olduğu bir Rönesans medeniyetinde, sadece bir devletin değil, en büyük devlet tarafından devletler topluluğunun bile kullanıldığı bir dünyada yaşadığımızı sanıyorum.

             Başörtüsü sorununu ilkokul çağındaki çocuklar üzerinden kapatmaya çalışanlar olabilir. Ancak şunu herkes bilmelidir ki, asla geriye gidilemez, zaman geriye çalışmaz ve insanın mayası özgürlükten yana ve özgürlükten ibarettir. Dünyada her hayvan, bir başka tür ile dengelendiği halde, insanı dengeleyen bulunmadığından, onu dengeleyen, yine insandır. Onun için insanın dostu da insan, düşmanı da yine insandır. O sebeple biz, Karl  Marx gibi insanları yaptıkları işe göre ayırıp “Ey dünya işçileri birleşin!” demiyoruz. Dünyadaki dürüst insanlar, iyi insanlar ve hakperest insanlar birleşin, diyoruz ve zamanla her şeyin düzeleceğine inanıyoruz. Önümüzdeki 50–60 yıl tüm insanlık âlemi için çok önemli bir süreçtir. Bu zaman zarfında Türkiye’ye de çok önemli görevler düşmektedir. Yapılacak ilk iş, din-bilim dengesini sağlamaktır. Ben şahsen geleceğe ümitle bakıyorum. Eğer Türkiye özgürlüğün yolunu tutarsa, suları tersine akıtmaya kalkmazsa, gelecekte büyük bir devlet olmaya adaydır. Ama yapılacak şeyler, açılım ve değişimler, reform ve düzenlemeler de çok önemlidir. Biz bu husustaki düşüncelerimizi www.enfal.de sitesinde “Türkiye Gelecekte Dünyanın En güçlü Devleti Olabilir” başlığı altında açıklamış bulunuyoruz. İsteyenler oraya da bakabilirler.

             Netice olarak, birey-toplum fert ve devlet birlikteliği ile daha huzurlu yarınlara ve daha mutlu geleceklere diyorum.

           
Prof. Dr. Osman Eskicioğlu*

  


*DEÜ İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi


 

emailrol.gif (21439 bytes)

arrow1b.gif (1866 bytes)

.