.

SOSYAL DEĞİŞMEDE DİN İLE BİLİMİN BİRLEŞTİRLMESİ [1]

Prof. Dr. Osman Eskicioğlu

Giriş:

"Değişme” denildiği zaman bütün varlıklar; “sosyal değişme” denildiğinde ise sadece insan akla gelir. Çünkü insan, düşünen ve hareket edebilen, akıl ve irade sahibi bir varlıktır. Bu sebeple o, yaptığı bir şeyi şuurlu bir şekilde, bilerek yapmaktadır. Ancak insan, akıl sahibi olmakla birlikte, düşünce ve davranışlarında sonsuz bir hürriyete sahip olmayıp duyuları ile öğrendiklerinin (bilimlerin) ve daha önceki insanların verdikleri haberlerin (dinin) etkisi altında kalarak sosyal değişmeler yaptığı için bazen ilme yaklaşıp dinden uzaklaşmış, bazen de dine yaklaşıp ilimden uzaklaşmıştır.

Artık bugün din ile bilimin dengede tutulmasının zaruri bir hale geldiğini insanın mutsuzluğundan, hastalıkların artmasından ve ekolojik dengenin bozulmasından dersler alarak daha iyi anlamaktayız. O sebeple biz bu yazımızda sosyal değişmede din ile bilimin birleştirilmesini araştırıp tartışmak istiyoruz.

Din-Bilim İlişkisi:

Din-bilim ilişkisi çok eski zamanlardan beri düşünebilen insanları meşgul eden bir konudur. Çünkü ilim ile din insan düşüncesine ve dolayısıyla davranışlarına tesir eden ve neticede düşünce hayatının ve yaşayış tarzının şu veya bu şekilde değişmesinde rol oynayan iki iki öğe ve iki unsur olarak göze çarpmaktadır. Bu sebeple insan hayatında ve toplumda tesir, teessür ve tedricen tekâmülün yani etkileme, etkilenme ve giderek gelişmenin varlığı değişmez bir prensip olarak karşımızda durmaktadır.

Tarih boyunca ilim ve din ilişkilerini inceleyen eserlere baktığımız zaman ilim ile dini bağdaştırmak isteyenler olduğu gibi, ayıran veya birisini kabul edip diğerini reddeden şahıs ve/veya ekollerin var olduğunu görürüz. [2]
Mesela Leucippe, Democrite ve Epicure’den Marks’a kadar uzanan çizgi, materyalist düşünceye gönül verenleri oluşturur. [3] Dekart da din ile bilimi birbirinden tamamen bağımsız, alanları ayrı ve biri diğerine karışmaz kabul etmiştir. [4] Din ile bilimi birbirini tamamlayan iki unsur gibi görüp "İnsan ilimden faydalanır, fakat din ile yaşar. Parça bütünün yerini tutamaz” diyen düşünürler de vardır. [5] Hatta geleceğin değişmelerini din ile bilim ilişkilerinde gören bir yazar şöyle demektedir: “Tarihin gelecekteki seyrinin, bugünkü neslin ilim ve din arasındaki münasebetle hakkında vereceği karara bağlı olduğunu iddia etmek bir mübalağa sayılmaz.” [6] O nedenle bugün biz de sosyal değişmenin faktörlerini ve bunların fonksiyonlarını araştırdığımız zaman onları din ile bilimin birleştirilmesinde bulmaktayız.

Değişme Olgusu:

Yukarıda söylediğimiz gibi değişme ve gelişme eşyanın tabiatında var olan bir olaydır. Bir problemle karşılaşan ve fakat çözüme inanan insan, değişim olgusuna inanan insandır. “D e ğ i ş i m” hoşnut olunmayan bir durumdan daha iyi bir hale geçiş demektir. [7]

Tabiat ve doğadaki değişmeler ve yenilenmeler hep gözümüzün önünde cereyan ediyor. Mevsimler değişip yenileniyor. Vücudumuzun bile değiştiğini ve hücrelerinin yenilendiğini fizyolojiden öğreniyoruz. Böylece tüm kâinatın hareket eden canlı bir organizma ve canlı bir vücut gibi, dinamik bir değişim-hareket ve faaliyet içersinde olduğunu algılıyoruz. Şu halde “değişme” denilen şey, ister değişme ve kemal, isterse değişme ve zeval şeklinde olsun, eşyanın tabiat ve doğasında var olan bir olgudur. Böylece biz, insan, hayvan, bitki, cansız ve ne olursa olsun, tüm varlıkların, Allah’ın koyduğu bu değişme-ilahi kanununa tabi olup uyduklarına inanıyoruz. Fakat insan, akıl ve irade sahibi olması dolayısıyla, diğer varlıklara göre farklı ve ayrı bir pozisyona sahiptir. Onun için insan, değişmelerin arkasından sürüklenip giden bir uydu değil, tam aksine birey ve toplumda meydana gelecek değişip gelişmelere yön vermesi gereken bir yükümlü ve bir elamandır. Bu sebepten dolayı Kur’an-ı Kerim’de bir toplumda meydana gelen herhangi bir değişmenin, o toplumun kendi hareket ve davranışlarıyla ilgili olduğu açıklanmaktadır. İlgili ayette Allah Teala hazretleri şöyle buyuruyor:

 

"Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah, onların durumlarını değiştirmez"[8] "Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah, onlara verdiği nimeti değiştirmez.” [9] Bu iki ayetin anlamı bazı kaynaklarda şöyle yorumlanmaktadır: Bu değişim konusunda Allah’ın âdeti, sünneti, eğer söz yerinde ise bir geleneği vardır; ister birey olsun, ister toplum olsun Allah, içsel sebeplere dayanarak ve iç dinamikler yüzünden verdiği bir nimeti yine aynı sebepler ile ve aynı nedenlerle değiştirir. [11] Her şeyin bir sebebi vardır ve dünya sebepler-neticeler dünyasıdır. Şu halde bir millet, durumunu daha iyi veya daha kötü bir hale çevirmedikçe Allah da onların durumlarını değiştirmez. Allah, insanlara kendisine kulluk (ibadet ve itaat) etsinler diye akıl, irade, güç ve kuvvet nimetlerini vermiştir. İnsanlar, Allah’ın koyup çizdiği sınırlara saygı göstermezlerse, O’nun verdiği nimetleri değiştirmiş olurlar ki, böylece nimetin geri alınması bir cezayı hak etmiş olurlar. [12]

Yukarıda bahsettiğimiz gibi, dinin alanı ile bilimin alanı ayrıldı; din ile bilim, biri diğerini karışmaz kabul edildi; bili ve teknolojinin hemen hemen bütün dünyayı bir teknolojik kültür birliğine kavuşturmasıyla, farklı kültürlerin birbirinden etkilenmesi neticesi, din ve bilimlerde terim, tarif ve tasniflerin deforme uğradığı gözlemlendi. İşte böyle bir çağda İslami perspektifte sosyal değişmeden ve buna din ile bilimin etkisinden söz etmenin pek kolay bir iş olmadığına inanıyorum. Ancak bu konudaki düşüncelerin hiç olmazsa fikri planda bir oluşuma ihtiyaç bulunduğunu kabul etmekle birlikte, bu sürecin başlatılmasının zaruri olduğunu düşünüyorum.

Bugüne kadar insanlık, dini, ilmi, siyasi, iktisadi, sınai… ve sosyal pek çok değişmelere şahit olmuştur. Bu değişmeler bazen din-peygamberler; bazen bilim-bilginler eliyle, bazen yöneticiler, bazen de yönetilenler vasıtasıyla, bazen bütün hayatı kuşatan külli, bazen de hayatın bir kısmını içeren kısmi, bazen zor ve baskı ile, bazen de hür irade ve teşvikle olmuşlardır.

O nedenle bu değişmelerin iyi ve faydalı olanları bulunduğu gibi, kötü ve zararlı olanları da olmuştur. Bunlar arasında sosyal değişmeyi ele alacak olursak, son üç asırdan beri dünyada meydana gelen sosyal değişmelerin, insanın doğasına uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü bu değişimlerde insanın fıtratına, tabiat ve yaratılışına uygun ve faydalı kaide ve kurallar getirilip konulacağı yerde, maddeci bir insan tipi kabul edilmiş, kendisine "homo economicus" (ekonomik adam) adı verilen bu tipe göre düşünceler üretilerek, sosyal değişmeler yapılmıştır. [13] Bu konuda o kadar aşırı gidilmiştir ki, sadece insanla yetinilmeyip tabiat ve doğaya meydan okurcasına [14] hayvan, bitki ve diğer cansız varlıkların da hak ve konumlarına saygı gösterilmemiştir. Tabi bunun neticesi olarak ortaya çıkan fatura da çok ağır olmuştur: İnsan ruh ve beden sağlığını yitirmiş; çevre kirlenmiş ve tabiatın dengesi bozulmuştur. İşte bütün bu sebeplerde dolayı insanlık bugün, insan, hayvan, bitki ve diğer cansız varlıkları da içeren yeni bir anlayış ve yeniden yapılanma gibi bir ihtiyaçla karşı karşıya bulunmaktadır. Bu da ancak kanaatimizce din ile bilimin birleştirilmesi suretiyle yapıla bilecek bir husustur.

 

Allah Kâinat ve İnsan

İnsanoğlu, hayvanlar gibi içgüdü ile hareket etmediğinden, her zaman Allah’ın eğitim, öğretim ve yardımına ihtiyacı vardır. Eğer insana Allah’ın vahyi gelmeseydi, bu kadar ihtiyaçlarının tatmini karşısında neyi nasıl ve ne kadar yapacağı konusunda şaşırıp kalırdı. Nitekim ayette [15] "Allah, size şaşırırsınız diye açıklamaktadır.”, buyruluyor. Şu halde insan Allah’ın bildirisine muhtaçtır; her şeyi aklıyla ve düşünce gücüyle halledip bir çözüme kavuşturması mümkün değildir. O nedenle din insan için var olan bir kurumdur. Allah onu insanların uygulama yapmaları için koymuştur. İslam bilginleri dini şöyle tarif ediyorlar: “Din, akıl sahibi insanları kendi özgür irade, arzu ve tercihleriyle bizzat hayırlı, iyi ve faydalı olan şeylere götüren ilahi bir kanundur." [16]

Mevdudi’nin "Kur’an insana hitap eder", dediği gibi, Kur’anın muhatabı insandır. Kur’an adeta insanı eğitir ve öğretir. O nedenle ona nasıl düşüneceğini, birey ve toplum olarak hem kendi cinslerine ve hem de diğer varlıklara nasıl davranacağını, onlarla nasıl bir ilişki içersinde olacağını, teori ve pratiği, düşünce ve uygulamaların nasıl olacağını ona öğretir.

Bundan dolayı İslami perspektifte “sosyal değişme” denildiği zaman sadece felsefe, sosyoloji, psikoloji, ekonomi, sexuality ve insanla ilgili diğer bilimlerden uzak bir yapılanma hatıra gelmemelidir. Tam aksine beşeri ve sosyal bilimler adı verilen ve insanı konu edinen bu bilim dalları aslında bir bütün olup birbirinden ayrılamazlar. Mesela bunlardan ekonomiyi örnek olarak ele alacak olursak, İslam’da ekonomik hayat ve iktisadi olaylar, hayatın diğer bütün safha ve sayfalarıyla ve İslam’ın başka bütün genel prensipleriyle iç içe ve birbirine bağımlı olarak çalışırlar. Çünkü İslam’da tevhit-birlik prensibi vardır.

Fakat bugün bilhassa konusu insan olan bu bilimler, birbirinden uzaklaşmış ve aralarındaki irtibat kesilmiş olduğundan, birtakım yanlış ve kanun ve çelişik kurallarla dolu bir sosyal bilimler dünyası ortaya çıkmıştır. Mesela özel mülkiyet yasağı insan psikolojisine ters düştü gibi, ekonomiyi ahlak dışı kabul ederek, insan sağlığına zarar veren sığara, içki ve uyuşturucu gibi şeyleri kullanmanın bir ihtiyacı tatmin edip gidermesiyle, fayda sağladığını düşünmek ve bunu iktisadi bir esas ve bir prensip kabul etmek çok yanlıştır. Birey için faydalı sayılan bir şey toplum ve tabiat için zararlı sayılmamalıdır. Yine aynı şekilde toplum için fayda ve yarar getiren bir kural ve kurum, bireylerin zararına çalışmamalıdır. İşte bu gibi çelişkileri ortadan kaldırmak ve doğruyu bulmak için Allah, inan ve kâinat üçlüsünün yerlerini çok iyi tespit etmek ve bunlar arasındaki irtibatı çok iyi sağlamak gerekir.

İşte bu yüzden İsmail Faruki, bilginin İslamileşmesi tezini ortaya atmıştır. Ona göre tabiat kanunu da ahlak kanunu da Allah tarafından konulmuştur. Bunların her ikisi de Allah’ın iradesinden ibarettir. [17] Yukarıda dinin açıklamasını yaparken onun, akıl ve irade sahibi olması dolayısıyla, ancak insanla ilgili olan bir düşünce ve davranış biçimi olduğunu, bu düşünce ve davranış biçimine şekil verecek kuralların Allah tarafından konulduğunu söylemiştik. İnsanlar için konulmuş olan bu kaide ve kurallara ahlak, din, hukuk ve şeriat gibi isimler verilmesi ve bu isimlerin farklı olması, durumu değiştirmediği için bir şey ifade etmez. Burada önemli olan şey, insanların, birey ve toplum olarak, düşünce ve davranışta Allah’ın koyduğu kurallarla değişip gelişmesi ve şekil kazanmasıdır. İnsan ve diğer tüm varlıklar, Allah’ın koyduğu kanunlara uymak zorundadırlar. Bu konuda ayette “Allah’ın dininden başkasını mı arzu ediyorlar? Oysa göklerde ve yerdekiler ister istemez, O’na boyun eğmiştir.”[18], buyrulmuştur. İster tabiat kanunu, ister bilim diyelim insanın dışındaki varlıklar da Allah’ın koyduğu bu kanunlara uymaktadırlar. Ayette ifade edildiği gibi isteseler de istemeseler de uymaktadırlar. İşte bu konuda insana da bir görev düşmektedir: Ona düşen bu görev, tabiat kurallarının bilgisi demek olan bilimle, insan düşünce ve davranışlarının bilgisi demek olan dini birleştirmekten ibarettir. Çünkü her iki kanunu koyan, kanun koyucu aynıdır, bunu koyan Allah birdir. Bütün yaratıkları O var etmiştir. Bilim kanunları ile din kanunlarını koyan da yine o’dur.

Kur’an’ın ifadesiyle insan, yeryüzünde Allah’ın halifesi (görevli memuru) olup [19] başıboş bırakılmamıştır. [20] Hilafetten maksat, Allah için ve O’nun adına yeryüzünü imar, insanları idare, insan, hayvan, bitki ve cansız varlıklar arasında Allah’ın emir ve tavsiyelerini uygulamaktır.

Büyük bir kelam (inanç) âlimi olan Ömer en-Nesefi, yazdığı akaid metninde bilimin vasıtalarını akıl, duyular ve doğru haber olmak üzere üç kısma ayırmak tadır. Tüm varlıkları insan ve tabiat diye iki kısma ayırdıktan sonra, tabiat-doğa bilgilerini duyu, gözlem ve deneylerle elde edip bu öğrendiğimiz kanunlara bilim diyoruz; Fizik ilmi ve kimya ilmi dediğimiz gibi. Ancak insanı, birey ve toplum olarak, deney altına alıp inceleyemediğimize göre ve sosyal, siyasi ve ekonomik olayları laboratuara sokamadığımıza göre, insan hakkındaki bilgileri de verilen haberlerden (vahiyden)alıp öğreniyoruz ki buna da din denir.

Daha önce değindiğimiz gibi, din sadece insan ile olan bir ayrıcalıktır. İnsan akıl ve irade sahibi olması dolayısıyla, düşünce ve davranışlarında Allah’ı koymuş olduğu bir takım emir, tavsiye ve yasaklarla mükellef tutulmuştur. Allah insana, düşünme ve hareket etme hususundaki kanun ve kuralları peygamberleri vasıtasıyla ona bildirmiştir. Bu sebeple felsefe, sosyoloji, psikoloji, ekonomi ve aile (sexuality) ilişkileri gibi insanla ilgili bilimlerin verilerini dinde aramalıyız. Dinin konusu insandır, dolayısıyla bu bilimlerdir, diyebiliriz. İslam dininin iki kaynağı olan Kur’an ve sünnet, bu bilimlerin kaide, kanun ve kuralları ile doludur. Öyleyse bu ilimler İslam’a yaklaşmalı, ayet ve hadislerin ışığında yeniden ele alınarak eksik ve aksak yönler giderilip bütün yanlışlar düzeltilip ortadan kaldırılmalıdır.

İslam’da içki, zina, hırsızlık, insan öldürme ve irtidat (düzene isyan etme ve düzenden çıkma) yasaklarını doğuran aklı koruma, nesli koruma, malı koruma, canı koruma ve dini koruma esasları Cüveyni, Gazali ve Şatıbi gibi bilginlerin eserlerinde dinin zaruretleri olarak dile getirdikleri konulardır ki, bunlar, bizim dinin asıl mevzuu dediğimiz isimlerini saydığımız şeylerle ilgili esaslardır. Mesela malı koruma demek ekonomi ile ilgili ve ekonomik olaylar demek, aklı koruma ise bütün felsefi ve mantıksal konularla ilgili demektir, diyebiliriz.

Hayvan, bitki ve diğer cansız varlıkların içgüdü ve fıtri yönelişleri ile tabi olup uydukları kanunlar da bilimi meydana getirirler. İnsanoğlu bu kanunları ise deney, gözlem ve araştırmalar yapmak suretiyle bulup öğrenir. Böylece insan için birisi fiziksel, diğeri metafizik, birisi deney gözlem, diğeri ise his, vahiy ve ilham yolu olmak üzere bilginin iki kaynağı bulunmaktadır. Akıl ise bu iki kaynak arasında köprü kuran; hem deney ve gözlemlerin, hem de vahiy ve ilhamın anlam ve amaçlarını anlayıp kaynaştırma aracıdır. O yüzden vahiy ile aklı birbirinden ayırmak kabul edilir bir şey değildir. Netice olarak akıl vahyin, vahiy de aklın bir fonksiyonu olmaları dolayısıyla inanan insanların bunların her ikisini de birleştirmek suretiyle düşünme, hareket ve davranışlarda bulunma durumunda olduklarını söylemek bir gerçeğin ifadesidir. Onun için biz insanı din ile bilimin kesiştiği noktadan geçen bir düzlemde yaşayan varlıktır, diye tanımlıyoruz. O nedenle inanan insanların ve hatta düz insanların bile hiçbir iradi düşünce ve iradeye dayanan her türlü hareket ve davranışları din dışı olamaz. İnsan, tabiat kanunlarını ilmen keşfedip dinen uygulamak durumundadır. Burada bir örnek vererek konuyu daha iyi açıklayabiliriz. Mesela yanma ve ısınma kimyasal ve fiziksel bir kanun olmakla birlikte, inanan bir insan ısıtma, pişirme ve kurutma gibi ihtiyaçlarını giderme konusunda neyi nerede nasıl niçin ne zaman ve ne kadar yakacağını dini bilgileri ile bir karara bağlayacaktır. Ancak böyle yaptığı takdirde başkalarını yakmaktan, yangın çıkarmaktan, yakıt maddelerini savurganca kullanmaktan, başkalarının ihtiyacını da düşünüp böylece tüm ısı maddelerini kullanırken her türlü olumsuzluklardan uzak kalmış olur.

İnsana bir taraftan bilimin verileri ulaşırken, diğer taraftan da vahyin ve dinin bilgileri gelmektedir. Bu iki türlü bilgi insanın akıl dağarcığında birleşerek, teori ve pratik, düşünce, hareket ve davranış olarak ortaya çıkar. İşte inanan kimsenin bütün işlerini “Bismillahirrahmanirrahim” (Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla ve O’nun adına yapıyorum) diyerek yapmasının anlamı da budur.

Gerek bilim ve gerekse din kaide ve kuralarının Allah tarafından konulmuş olduğunu söyledik. Allah, âlemlerin yaratıcısı ve rabbi olduğu için âlemlerin hepsinde sadece O’nun kanunları geçerlidir. İnsanoğlu ise bu anlamda bir kanun ve kural koyabilecek bir güce sahip değildir. Onun yapacağı şey, gerek kendisi için ve gerekse diğer varlıklar için konul olan bu kanun ve kuralları bulup bunlardan faydalanarak bir karara varıp ve bu kararını uygulamaya koymaktan ibarettir, diyebiliriz. Mesela Arşimet, Newton ve Kopernik gibi bilginler, kendi adlarına izafe edilmiş olan bu kanunları kendileri koymuş değillerdir. Allah’ın koymuş olduğu bu kanunları onlar sadece keşfedip bulmuşlardır. Fakat Dekart, Kant, S. Freud, J. J. Rousseau, Auguste Comte, Adam Smith ve K. Merks gibi bilgin ve filozoflar ise felsefe, sosyoloji, psikoloji, ekonomi ve sexoloji alanlarında Allah’ın koymuş olduğu kural ve kanunları dinden faydalanarak arayıp bulacakları yerde, kendileri kanun koymaya kalkmışlar ve birçoğunda da hataya düştükleri için faydalı olmaktan ziyade zararlı olmuşlardır diyebiliriz. Mesela din ile bilim birbirini tamamlayan iki öğe olduğu halde bunların ayrı olduklarını sanmak veya öyle kabul etmek yanlıştır. Çünkü insan, yalnız ekonomik ihtiyacı, yalnız cinsel ihtiyacı veya sadece inanma ihtiyacı olan bir varlık değildir. Bilakis o, dini, ilmi, içtimai (idari-siyasi) iktisadi ve cinsel ihtiyaçların dengeli bir şekilde tatmin edildiği kompleks-karmaşık bir ortamın elamanıdır. Bu yüzden insanın dünyasını, ekonomiyi merkez kabul ederek sadece ekonomi ile veya cinselliği merkez sayarak sadece sex ile yorumlamaya çalışmak, insanın doğasını anlamamak ve onun yaratılışına ters düşmek demektir. Nitekim böyle düşünce ve anlatışların, öğrenip uygulamaların zararlı neticeleri bütün toplumlarda herkes tarafından açıkça görülmektedir.

Ayrıca birey ile tolum arasında da bir uçurum vardır. Bu ise haliyle insanın doğasına uymamaktadır. Çünkü birey, fert olmakla birlikte, onun aynı zamanda bir de sosyal yönü bulunmaktadır. Onun için toplum, bir vücut; bireyler ise o vücudun azaları gibidir. Bu sebeple birey için toplum, toplum için de birey feda edilip yok edilmemelidir. Birey için yararlı olan bir şey, toplum için zarar; toplum için zararlı olan bir şey de bireye zarar vermemelidir.

Sosyal değişmede din ile bilimin birleştirilmesi konusunda bize ışık tutup yön veren şeyler, Kur’anda açıklanan, ibret almamız için alılan örneklerdir. Mesela toplumdaki zararlı bir uygulamanın kaldırılması hususunda din adamları ile bilim adamları bir çeşit görevli kabul edilmektedirler. Böylece toplumda din ile bilimin aynı fonksiyonu icra ettikleri ortaya çıkmaktadır. Ayette toplumda insanların çoğunun günaha, haksızlığa ve haram yemeye koştukları, bu sebeple din ile bilim adamlarını onları günah söz söylemek ve haram yemekten yasaklayıp uzaklaştırmaları gerektiği bildirilmektedir. [21] Başka bir yerde de yine din ve bilim adamlarının toplumdaki etkilerini dile getirmek üzere şöyle buyrulmaktadır: “İnsanların, inananlara düşmanlık bakımından en şiddetlisini, Yahudiler ile ortak koşanları bulacaksın; onların inananlara sevgi bakımından en yakın olanlarını da “Biz hıristiyanız” diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde bilgin keşişler ve dünyayı terk eden rahip din adamları vardır ve onlar büyüklük taslamazlar”. [22]

 

Kuran’da belirtilmektedir ki; "Allah göğü yükseltti ve dengeyi koydu.” Böylelikle, insan hareket ve davranışlarında ve tüm yaratık ve yaratılmışların hareket ve davranışlarında adalet ve bir dengenin bulunduğu anlaşılmaktadır. İnsanlar ile doğa arasında da yine bir denge vardır. Doğa Allah’ın yarattığı bir kanundur ve din (İslam) insan davranışları için bir inanç sistemidir. Bu dengeleri kurmak ve korumak insan olmanın bir gereğidir. Yerler, gökler ve dağlar bu görevi üstlenmekten kaçındı fakat insan onu kabul etti. Ve bu tüm yaratılmışları koruma sorumluluğudur. Görev; kuranda ‘emanet’ olarak belirtilmiştir. Biz buna sorumluluk diyoruz.

Fakat günümüzde, düşünce ve çalışma olarak moda olan tabirle bilimleri ayırmak yerine, insanlık, hayvanlar, bitkiler ve tüm doğayı birleştirmelidir. İnsanlık tüm yaratılmışların hukukunu kabul etmelidir. Allah’ın tüm yarattıklarına sahip olduğunu kabullendiğimizde, bu ahenkle işleyen devasa mekanizma ile bütünleştiğimizde hiçbir alanda boşluk kalmayacak, her şey muntazam ve kurallı olarak görülecek.

Din ve bilimi birleştirme amacıyla sosyal değişikliklerin İslam’a uyarlandığı, dinamik olmayan, sabit ve sadece bir konuya odaklanmış bir toplumu tabiî ki tavsiye etmek istemiyoruz. Aksine, İslami düşüncede toplum dinamik bir yapıya sahiptir. İslam’da dengeler değişime karşı değildir. Toplumdaki gelişme ve büyüme, tıpkı bir çocuğun uzuvlarındaki gelişme gibidir. Din, bilgi, ekonomi ve aile ilişkilerindeki gelişimde buna benzer. Bu noktada içtihatla adil bir yargılama yaparak, dinamizmi sağlamak İslam inancının sahip olduğu bir düşüncedir. “Gelip, gelmiş olan bir millet o dur ki; onlar kendileri için ne kazandılar, siz kendiniz için ne kazandınız?” Büyük kuran müteseffiri Fahrüddin Er-Razi diyor ki; “Bu ayet taklidin batıl olduğunu gösterir. Kim ne yaparsa kendisi için yapar, başkası için değil. Onun çalışmasından başkası istifade etmez. Eğer batıl olmasaydı, o kişinin kazançlarından başkalarının istifade etmesi meşru ve mübah olurdu.”

Tarihte İslam medeniyetinin bölünmesinin ana nedeni mantıklı düşünce ve içtihatın terk edilmesiydi. İslam’da temel olan nokta; kuran ve sünnete adapte olabilmektir. Her sorumlu birey ve hükümet doğrudan kurana ve onun düşüncesine uymalı, doğrudan ona bağlanabilmelidir. Hayat şartlarını nazarı itibara alarak; İyiliği teşvik etmeli, desteklemelidir. Kötülükten men etmelidir. İslam güncel şartlara uygun bir düzen kurmayı amaç edinen bir dindir. Örneğin sağlıklı insan namazını ayakta eda etmelidir. Hasta kişi ise, oturarak kılabilir. Bu da İslam’da determinizm, dogma, kuralcılık olmadığını gösterir. Günün şartlarına uygun olarak her şey yeniden düzenlenebilir. Fakat değişmeyen ve değişmemesi gereken tek şey, kalplerdeki imandır.

Sonuç

Bugün yeni yeni ortaya çıkan hastalıklardan, stresten ve insanın neden olduğu çevre kirliliği gibi olumsuzluklardan dolayı, din ve bilimin yeni sınıflamalara, tanımlara, terim ve tasniflere gereksinim olduğunun farkındayız. Bu nedenlerden kaynaklanan günümüz sorunları, bilim ve din konularındaki eski anlayışlarımızın yeniden ve dikkatle yorumlanarak açığa çıkarılmalıdır. Bu makalede, bilim ve din açısından bu konunun nasıl görüldüğünü araştırmaya çalıştık. Sosyal değişimler, makalenin odak noktasını oluşturdu.

İnsanlar, hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar dinamik bir değişim amacıyla var olmaktadırlar. Bu nedenle insanlar da düşünce ve davranış, bilgi ve teknoloji, inanç meseleleri hakkında kalıplaşmış fikirlerini değiştirmelidirler. Toplumun bir bölümü sürekli değişirken, başka bir bölümünün değişim ve gelişimi sosyal krizlere neden olmaktadır. Böylelikle yaşam bir bütündür. Din ve bilimi bölmek, düşünce ve davranış arasında bir anlaşmazlık sosyal bilimler ve insan bilimleri arasında ihtilaf, özellikle yaratıcı, insan ve doğa arasında İslam’ın kabul edemeyeceği sorunlar ortaya çıkmaktadır. İslam’da birlik asıldır. Bilimin ve dinin kaynağı da Allah’tır. Maddi konular, ya da bilimsel kurallar, insan davranışları, toplum kuralları ve insani bilimler, Allah tarafından oluşturulmuştur. Allah evrenin Allah’ıdır. Çünkü insan tanrı değildir. İnsanlar ne Allah’ın gücüne, ne de kendileri için doğru kurallar koyabilmeye muktedirdirler. İnsanların yapabileceği tek şey; hayvanlar, bitkiler ve tüm yaratılmışları gözlemleyerek, deneyerek keşfetmektir. İnsan düşünce ve davranışlarının kuralları din ile belirtilmelidir. Çünkü hem şahsi hem de toplum olarak insanlar kendi başlarına bir dünya kurma gücüne sahip değildirler.

Bu nedenle felsefe, sosyoloji, psikoloji, ekonomi, gibi bilimler, insan davranışlarının İslami boyutu ile ilgilidirler. İnsan davranışları için bilim ve din, deney ve vahiy bilginin iki kaynağıdır ve onları birbirinden ayırmak zararlıdır. Sosyal değişimlerde ve bir kişinin yaşama katılmasında din ve bilimin etkisi zaruridir. Kişi bilimden faydalanır, fakat inanç sayesinde yaşar. Bu nedenle şüphe yok ki; bize yardımcı olacak en büyük kaynak kuranın kendisidir.

 

 

[1] Bu yazı Amerika’nın Michigan-Detroit kentinde 26.10.1990 da sunulan “The Joining Together of Religion and Science in Bringing About Social Change” adlı bildirinin Türkçesidir.

[2] Abdülhak Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, İstanbul Remzi Kitabevi 1944, I,  360; II, 263.

[3] Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, İstanbul, Sönmez Neşriyet, 1962, s. 28-40

[4] Emile Boutroux, Çağdaş Felsefede İlim ve Din, (ter: H. Katipoğlu) İstanbul, M:E:B: 1988, s. 19

[5] A. N. Whitehead, Secience And The Modern World, Cambridge, 1930, s. 224

[6]

[7] Cevdet Sait, Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, (Ter: İlhan Kutluer), İstanbul, İnsan Yayınları, 1984, s. 23

[8] Ra’d 13/ 11

[9] Enfal 8/ 53

[10] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III, 2419

[11] Ebu’l-Hayr Nasruddin Abdulah b. Ömer el-Beydavi, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Tevil, III, 54

[12] Fahruddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb, XV, 181, XIX, 22

[13] Sabahaddin Zaim, İslamın İktisadi Görüşü, s. 65.

[14] Acaba Uzay Mekiğine “Challenger” adı verilmesinin bir anlamı var mı? Eğer varsa, bu yaratık kime meydan okuyor? Çünkü onun anlamı “meydan okuyan” demektir. İnsan, tabiatı, doğayı kendi hakimiyeti altına alamaz. Ancak tabiatın kanun ve kurallarına uyarsa ondan faydalanabilir.

[15] Nisa 4/ 176

[16] Seyyid Şerif Cürcani, et-Tarifat, İstanbul, 1253, s. 62

[17] İsmail Faruki, Bilginin İslamileşmesi, (çev: Fehmi Koru), İstanbul, 1985,  s, 61, 72

[18] Al-i Imran 3/ 83

[19] Bakara 2/ 30

[20] Kıyamet 75/ 36

[21] Maide 5/ 62-63

[22] Maide 5/ 82

 

emailrol.gif (21439 bytes)

arrow1b.gif (1866 bytes)

.