.

Kur'ânın İktisadî (ekonomik) Tefsiri


Prof. Dr. Osman Eskicioğlu*

NİSA SURESİ

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 1

“Ey insanlar, sizleri bir tek şahıstan yaratan o şahıstan da eşini vücuda getiren onların ikisinden birçok erkeklerle kadınlar üreten Rabbinizde korkun.”

Bu ayette insan açısından yaratılışın esası anlatılmaktadır. Bu kelimeler daha önce geçtiği için burada bir açıklama yapmıyoruz.

Ey insanlar diye başlaması ayetin inmesinden kıyamete kadar gelip geçecek bütün mükellefleri içersine aldığını gösterir.[1] Aynı zamanda burada bahsedilecek hükümlerin insanla, insan olmakla ilgili olduğunu insan fıtratının bir icabı olduğunu ortaya koyar.

İnsan neslinin üreyip çoğalması erkekle dişinin birleşmesine bağlıdır. Bu sebeple de insan için aile kurumunun kurulup devam etmesi zorunludur. Bu ayetin işaretiyle de anlaşılmaktadır ki, İslam’da toplum düzeni aileye dayanır. Hâlbuki bazı filozoflar ve sosyalist görüşlü olan kimseler toplum içersinde sınıf ve tabakaların oluşmasına sebebiyet verdiği düşüncesiyle aile ve mülkiyetin kaldırılmasını istemişlerdir.[2]

Bunlardan birisi de Eflatun’dur. Eflatun, yöneticilerin ve aile ve mülkiyetlerinin bulunmasını yasak eder, onlar her şeyin ortaklaşa olduğu bir düzen ve disiplin içinde yaşayacaklardır.[3] Mesela hayali komünizm adı verilen prensipler doğrultusunda bir toplum düzeni kurmak isteyenler, aile düzenini değiştirerek kadın-erkek ilişkileri, evlenmeler, çocuklar ve çocukların bakımını devlet çapında yapılmasını ileri sürerler.[4] Zaten marksist sitem, kapitalizmdeki mülkiyete hücum edince ister istemez aileyi de birlikte zedelemek zorunda kalmıştı. Çünkü mülkiyetle miras, aile düzeninin icabı olan hususlardır.[5] Diğer bireyci sistemlerde olduğu gibi İslam hukuku da aileye büyük bir önem vermiş, ailevi münasebetleri tanzim eden bir çok hüküm ve kurallar koymuştur.[6]

Aile her iki cinsin (erkek ve dişinin) yardımlaşmasının göründüğü bir yerdir. Bu kurum insan yavrusunun uzun zaman zayıf ve muhtaç kalmasından dolayı zaruri olan bir kuruluştur. Aile insandaki doğal akrabalık ve şefkat duygularının oluşması için elverişli olan hem maddi, hem manevi tabii bir çevredir.[7]

Ayette Rabb kelimesinin kullanılması, insanların değişme kanunlarına tabi olduğunu gösterir. Minhumâ kelimesinin ikil zamiri, ricâlen kelimesinin de en az üçe delalet eden bir çoğul olarak gelmesinden insanların ikiye üç oranında çoğalması ile nüfusun geometrik dizi olarak artacağını anlamak mümkün olur.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Bütün insanlar bir tek babadan türemişlerdir.

2- Bütün insanların ihtiyaçları birbirisinin aynısıdır. Bu sebeple insanlar, aynı ortam ve şartlar içersinde yaşarlar.

3- Aile ve miras hukuku bütün insanlar, her zaman ve her yer için geçerlidir.

4- Birey ve toplum yani bütün insanlar bir gelişme halindedirler. Hepsi yetişme ve gelişme çağını yaşayıp giderler.

5- İnsan gelişme kanunlarına uymalıdır. O, ideal istekler yerine doğal olan ihtiyaçlarını göz önüne almalıdır.

6- İnsanlar erkek ve kadın olmak üzere çift olarak yaratılmışlardır.

7- Kadın da erkekten yaratılmıştır. Bunun için kadının maddi ve manevi yapısı aynı erkeğe benzemektedir.

8- Erkek ve kadınlar ana ve babalardan türerler.

9- Erkek ve kadınlar nüfus olarak artma istidadındadırlar.

10- İnsan nüfusu geometrik bir dizi olarak iki, dört, sekiz… diye kat, kat artmaya devam eder.

11- Çocuk, aile ve toplum içersinde doğar, yaşar, büyür, ömrünü tamamlar ve ölür.

12- Çocuğun doğumundan ölümüne kadar aile ve toplum içersinde hakları vardır.

13- Gücü yeter duruma geldiği zaman çocuğun aile ve toplum içersinde vazifeleri vardır.

14- İnsanlığın hayat nizamı aile ve toplum düzeni üzerine kurulmuştur.

15- Devlet, ihtiyaçları karşılamada aileye yardımcı olur.

16- Devlet aile düzenini korumakla görevli bir kurumdur.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 2

“Yetimlere mallarını verin. Temiz olanı pis olanla değiştirmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır.”

Yetîm : Babası ölmüş olan çocuğa denir.[8] Çocuğa büluğ yaşına girinceye kadar yetim adı verilir. Baliğ olup da bir veli ve vasiye ihtiyacı kalmayıp kendi işini kendisi görmeye başladığı zaman yetimlik sona erer.[9]

Habîs : Bozuk, pis, kirli demektir.[10] Tayyib ise duyuların tat alıp lezzet duyduğu ve nefsin lezzet aldığı şeye denir.[11] Yani haz duyulan temiz ve hoş şeye Tayyib adı verilir.[12]

Ayette temiz ve hoş şeylerle pis ve nahoş şeylerin değiştirilmesi nehyedilmektedir.

Hûb : Günah demektir.Meskenet ve ihtiyaca havbe adı verilir. İhtiyaç sahibini günaha ve işlemeye sevk ettiği için bu kelime günahta kullanılmaya başlamıştır.[13]

Bundan önceki ayette akrabalıktan bahsedilip çocuğun aile içersinde bakılmasına işaret edilmişti. Burada ise babası ölüp de yetim kalan çocukların mallarından söz edilmektedir.[14] Bu hitap veli ve vasileredir. Veli ve vasiler ise çoğunlukla akrabalardan olur. Yetimlere mallarını verin demek yetimler yanınızda büyüyüp de yetimlikte çıkıp reşit oldukları zaman onların mallarını kendilerine eksik ve kusur bulunmadan tastamam teslim edin demektir.[15]

Katafan oğullarından bir çocuğun babası ölür; böylece kendisi yetim kalır. Onun çok malı vardır; amcası veli olur. Bu yetim büyüyüp reşit olunca mallarını ister. Veli olan amcası ise bu malları vermek istemez. İşte bunun üzerine bu ayet gelir.[16] Temiz olan bir şeyi pis olan bir şeyle değiştirmeye kalkmayın ifadesinde mal ve yetim, velinin elinde ve evinde bulunduğu müddetçe veliye karşı bir tedip vardır.[17] Bu ifadeden şu manalar anlaşılmıştır.[18]

1- Ey veliler ve vasiler, elinizde bulunan yetimin temiz hoş bir malını kendinizin aşağılık kötü bir malınızla değiştirmeye kalkışmayınız.

2- Yetim malı size haram ve murdardır. Kendi malınız ise helal ve hoştur. Binaenaleyh kendi helal olan malınızla yetimin haram olan malından alış-veriş yapmayın. Yetimin mallarını olduğu gibi muhafaza edin, onları korumak için bazısını satmak icap etse bile başkalarına satın ki, töhmet altında kalmayasınız.

3- Kendi mallarınıza iy ve güzel bakıp da yetimin mallarını kötü bir halde bırakmayın. Onlara kendi malınıza bakar gibi hatta ondan daha fazla bir itina ile bakın.

4- Yetimin malını tecavüz edip almayınız ki, elinizdeki güzel mallarınızın ona mukabil zayi olmasına sebep olup da felakete düşmeyiniz.

5- Kendi helal rızkınıza bakmayarak sabırsızlanıp yetimin malını haram, haram yemek için pis-boğazlığa kalkışmayınız.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1-  Yetimleri büyütme görevi, topluma ve yakın akrabalara düşer.

2- Yetimler, onların sermayelerine anamallarına dokunulmadan bakılıp büyütülürler.

3- Miras yolu ile yetimlere intikal eden mallar, asaleten kendilerinindir. Onlara bu mallara vekâleten değil, asil olarak sahiptirler.

 4- Herkesin malı kendisine aittir.

5- Veliler ve vasiler, yetimlerin mallarını büyüyüp reşit oldukları zaman kendilerine teslim ederler.

6- Yetimlerin mallarını büyüdükleri zaman kendilerine vermemek yıkıcılık ve bozgunculuktur.

7- Veli ve vasiler yetimlerin mallarını kendi mallarını korudukları gibi hatta daha özenli bir halde korumak durumundadırlar.

8- Yetimlerin mallarını olduğu gibi kendilerine verme esası, geriye bıraktığım mallar çocuklarıma kalacak diye bireylerde bir güvenme hissi uyandırır ve bu duygu düzenin korunup ayakta durmasını sağlar.

9- Yetimlerin malları kendilerine devredilirken misli olan malların ilk teslim alındığı zamanki kalitede olmaları şarttır.

10- Veli veya vasinin malları çoğalıp artarken yetimin mallarında bir azalma ve eksilme meydana gelmesi geçerli değildir.

11- Yetimin malları ile reşit kimselerin malları ayrı, ayrı hukuka tabi tutulur.

12- Yetim mallarının çarçur edilmesi toplumu büyük sıkıntılara sokar ve kargaşalıklara sebep olur.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 3

“Eğer yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız, size helal edilen kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın ve eğer bu takdirde adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir kadın ile veya sahibi bulunduğunuz cariye ile yetinin. Bu, haksızlık yapmamanız için daha elverişlidir.”

Kıst : Adalet yapmak demektir. Hisse ve nasip manalarına da gelir.[19] Eğer veliler ve vasiler yetimlerin haklarını yerine getirememekten korkarlarsa yetimlerden evlenmek isteyip de onların mihirlerini ve diğer haklarını tam olarak yerine getiremiyorlarsa başka kadınlardan bir, iki, üç ve dört tane alabilecekleri ancak onlar arasında da adaleti gözetmek durumunda oldukları bildirilmektedir.

Avl : Terazinin kilo ve gram bulunan kefesi ağır gelmekle mal bulunan kefesinin hafif gelmesi ile havaya ve yukarıya kalkmasına denir.[20] Kelime bu manadan alınarak haktan ayrılmak, zulmetmek, ağır gelmek adaletten uzaklaşmak anlamlarında kullanılma başlanmıştır.

Bu ayette evlenmeye ait hükümler getirilmiştir.[21] Cahiliye devrinde bir erkek, on kadınla evlenebilirdi.[22] Bir veli ve vasi de yanında bulunan güzel ve malı çok olan yetimlerin başkaları ile evlenmelerine mani olur, kendisi almak ister ve mihrini de eksik yapardı.[23]

İşte bu ayet bu davranışların yanlış olduğunu bildirmekte, çeşitli ihtiyaçlar karşısında dört kadına kadar evlenme müsaadesi de vermektedir. Ancak bu kadınlar arasında da adalet gözetilmesi gerekir. Eğer adaleti gerçekleştirmek mümkün olmuyorsa o zaman bir kadınla yetinilmesi veya cariye edinilmesi daha doğrudur, buruluyor.

Roma hukukunda tek kadınla evlenme mecburiyeti vardır. Bunun için çok kadınla evlenmek yasaktır.[24] İslam ise bundan farklı bir yol tutarak en çok dört kadına kadar evlenme müsaadesini getirmiştir. Tefsirlerde bunun pek çok faydaları bulunduğu açıklanmaktadır. Aslında Allah bu izni vermekle kadınları korumuş bulunmaktadır. Mesela erkeklerin az, kadınların çok olduğu bir toplumda fazla olan kadınlar evlenme nimetinden mahrum kalırlar.[25] Böylece çok evlenme kadınların yalnız kalıp sefalete düşmelerini önleyip ortadan kaldırır. Evlenme hem bir hak, hem de bir vazifedir. Evlenmeyi zorlaştırmak demek, zina ve fuhşu kolaylaştırmak demektir. Çok evlenme ise zinaya ve gayri meşru ilişkilere engel olur.

Ayette size helal ve hoş olan denilmekle evlenme konusunda aynı zamanda bir baskı yapılmayacağını da anlamak mümkündür.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Yetimler manevi bakımdan da ana ve babaları sağmış gibi bakılma hakkına sahiptirler.

2- Başkalarının çocuklarına ve eşlerine bakma imkânı zorlaşırsa gerektiği zaman bir zaruret durumu ortaya çıkınca erkekler iki üç veya dört kadınla evlenmek zorundadırlar.

3- Çok kadınla evlenme müsaadesi, kadınların ve yetimlerin haklarını temin etmek gayesiyle konulmuştur.

4- Çok evlenme esası bütün dul kadınlara koca sağladığı gibi, böyle bir toplumda kocasız kadın kalmaz.

5- Evlenme hususunda bir zorlama yapılmaz.

6- Çok kadınla evlenmede eşler arasında adalet gözetilmelidir.

7-   Çok kadınla evlenmede eşler arasında adalet sağlama kabiliyeti bulunmayan kimseler tek kadın ile yetinmelidirler.

8- Veli ve vasiler eğer varsa cariyeleri ile de cinsel ilişki kurabilirler.

9- Cariyeler hem çalışırlar hem de razı oldukları takdirde velileri kendileri ile cinsel ilişki kurarak çocuk sahibi olabilirler.

10- Çok evlenme ve cariyelerle ilişi kurma yolu zina yapmayı ve gayri meşru ilişkileri önleyip ortadan kaldırır.

11- Gayri meşru ilişkiler ve serbest, nikâh dışı cinsel ilişki kurma yasaklığı bireyleri evlenmeye zorlar. Bu suretle insanların aile ortamı içersinde çoğalması sağlanmış olur.  

12- Zina ve fuhşu, bekâr ve dul kalmayı ve genel evleri ortadan kaldırmanın tek ilacı çok evlenme ve eğer varsa cariyelerle ilişki kurma yolunun açılmasıdır.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 4

 “Evlendiğiniz kadınlara mihirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer onlar mihrin bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa onu da afiyetle rahat bir şekilde yiyin.”

Saduka : Mihir. Nikâh sözleşmesi ile kadının kocasından almış olduğu mala mihir denir.[26] Kocasının karısına, karısının da kocasına olan sadakatinden dolayı ve bunun bir nişanesi olarak mihire saduka adı verilmiştir.[27]

Buradaki hitabın veliler veya kocalara ait olduğu hakkında iki türlü görüş vardır. Cahiliye devrinde veliler kadınların mihirlerini bizzat kendileri alıp sahiplerine vermezlermiş; bu uygulama bu ayetle kaldırılmış bulunmaktadır.  İkinci anlam olarak burada kocalar, karılarına mihirlerini vermekle emredilmektedirler. Alkame, Katade, Nehai ve Zeccac gibi zatlar bu görüşü tutmuşlardır.[28]

Çünkü mihir kadının öz-malıdır.

Çünkü mehir kadının öz-malıdır; ayette ona izafe ederek gelmiştir. Bunun için kadın kendi mallarında tam bir mülkiyet hakkına sahiptir. Ona malını şu veya bu şekilde harcama konusunda ne kocası ve ne de ana ve babası tarafından bir baskı yapılamaz.[29] Kadın büluğa erip aklı başına geldiği zaman Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Muhammed, Züfer, Hasan b. Ziyad ve Şafii’ye göre malında hibe ve diğer her türlü bulunabilir.[30]

Nihlet : Aslında bal arısına nahl adı verilir. Nihle ise karşılıksız, gönül hoşluğu ile bir şey vermek, hediye etmek, bağışlamak demektir.[31] Bu kelimenin kök anlamı budur. Ancak ayete ve ayetin genel manasına bakarak bu kelimeye fariza manası verenler de olmuştur.[32]

Kocası karısı ile aralarında gerçekleştirdikler nikâh sözleşmesinden dolayı mihir vermeyi bir ödev bilip bunu bir borç öder gibi gönül hoşluğu ile yerine getirir. Kadın da mihrinde ve diğer mallarında tam bir tasarruf hakkında sahip olduğu için mihrini veya bir başka malını ister kocasına isterse bir başka şahsa devredebilir, hibe edebilir ve her türlü meşru tasarruflarda bulunabilir.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Kadınlar kendi kocalarına sadık kalırlar ve başka erkeklerle ilişki kuramazlar.   

2- Kadınlar cinsel yönden kocalarını şüphelendirecek bir harekette bulunamazlar.

3- Kadınlar serbest olmayıp kocalarına sadık kaldıklarından mali kazançtan geri kaldıkları için mihir yani tazminat almaya hak kazanmış olurlar.

4- Kadınların ayrı malları vardır. Onlar mallarında tam bir mülkiyete sahiptirler. Kocaların hanımlarının malları üzerinde hiçbir hakları yoktur. Kadın kendi mallarını kullanırken kocası tarafından asla bir baskı ve kısıtlamaya tabi tutulamaz.

5-Karı-koca arasında tam bir mal ayrılığı vardır.

6- Kadın kendi mallarını dilediği gibi kullanıp tasarrufta bulunabilir. Onun bu hakkını kocası asla kısıtlayamaz veya bu malları kendisine vermesini isteyemez.

7- Kadınlar kendi istek ve arzuları ile mallarını kocalarına verirlerse bu malları kocaları için helal olur. Onlar bunu alabilirler ve aynı kendi malları gibi kullanabilirler.  

8- Mihir kadının kendi öz malıdır.

9- Kadın kendi mallarında tam bir mülkiyet hakkına sahiptir.

10- Kadının nikâh sözleşmesi ile kocasından almış olduğu mala (ve paraya) mihir adı verilir.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 5

“Allah'ın sizin için ayakta durma aracı yaptığı mallarınızı kendini bilmez beyinsizlere vermeyin, o mallar içinden onlara rızık ayırın, onları giydirin ve onlara tatlı ve işe yarar bir söz söyleyin.”

Sefih : Daha önce de geçtiği üzere[33] sefh kepek demektir. Rüzgârın ağaç dallarını eğdirip sallamasına teseffüh adı verilir.[34] Sefih ise kelime manasıyla hafif akıllı kimseye denir. İslam hukukunda sefih diye malı üzerinde akıl, mantık ve ekonomik kanunların icabına göre tasarrufta bulunmayan kimseye denir.[35]

Bundan önceki ayetlerde yetimlere mallarının büyüdükleri zaman teslim edilmesi ve kadınlara mihirlerinin verilmesi gibi iki hükümden bahsedilmişti. Şimdi burada ise sefih olanların mallarının ellerine teslim edilmeyeceği söylenmekle birlikte malların mülkiyeti ve insanoğlunun geçim vasıtası olması dolayısıyla malın mahiyeti açıklanmakla İslam ekonomisinin temel esasları konulmaktadır.

Emvâlekum : Mallarınızı. Ayette sefih olanlara mallarınızı vermeyiniz, buyrulmaktadır. Burada sefih kelimesi, geniş manasıyla kadın, erkek; büyük küçük, aklı başında olmayan herkesi kapsamaktadır.[36]

Aslında mallarını denilmesi gerekirken, mallarınız denilmesi, denilmiştir. Yani “onların” kelimesi yerine “sizin” kelimesi getirilmiştir. Böyle getirilmesinin sebebini müfessirler birkaç türlü yorum getirerek yorumlamaya çalışmışlardır.

Sefihin malları velinin tasarrufunda ve onun velayeti altında bulunduğu için onun malları denilmeyip veliler muhatap tutularak sizin mallarınız denilmiştir.[37]

Velilerin sefihlerin mallarını kendi malları gibi, muhafaza etmeleri için onların malları kendi malları gibi gösterilmiştir.[38]

Toplumda dayanışma olması ve teker, teker her bir birey için faydalı olan bir şeyin diğer bireyler için de faydalı sayılması gerektiği için böyle ifade edilmiştir.[39] 

Bu konuda bundan başka şeyler söylemek de mümkündür. Fakat burada İslam ekonomisinin mülkiyet melesindeki tutumu açıkça görülmektedir. İslam ekonomisinde mülkiyet malı idare etmekten ibarettir. Bir şeye sahip olan kişi o malın müdürü durumunda olup onu en iyi bir şekilde sevk ve idare eder. İdare etme gücünden yoksun olanlara yani sefih kişilere mallarının verilmemesi mutlak mülkiyetin kabul edilmediğini açıkça gösterir. Öyleyse bir mala sahip olan herkes, onu bakıp idare etmekle yükümlüdür.     

Ayrıca bu ifadeden malların toplum düzeni içersinde üretildiği binaenaleyh malın mülkiyeti her ne kadar bireye ait olsa da bunda toplumun da hakkı olduğunu ve bireyin malı aynı zamanda toplumun malı demek olduğunu anlamak mümkündür.

“Allah’ın sizin için ayakta durma aracı yaptığı (veya geçiminiz için bir sebep kıldığı) mallarınızı sefihlere vermeyin.”, ayetini, “Allah’ın sizi başına diktiği mallarınızı sefihlere vermeyin” şeklinde anlamak da mümkündür. Fakat bize göre bu ikinci sırada olan bir anlamdır.

Bu ayetin irap bakımından da iki yönü vardır: Birincisi mahzüf olan malların zamiri, “ceale” fiilinin birinci mefulü olup “kıyâmen” kelimesi de ikinci mefulü olur. İkinci yön ise mallara giden mahzüf zamir “ceale” fiilinin mefulü olup “kıyâmen” kelimesi de onun hali olur.[40]

Bu ayete iki türlü mana vermenin mümkün olduğunu söylemiştik. Buna göre burada bir taraftan insanların mallar sayesinde yaşayıp ayakta kalabilecekleri, ihtiyaçlarını temin edip hayatlarını sürdürebilecekleri bildirilirken, diğer taraftan da sahiplerinin malları üzerinde bir muhafız, idareci ve bir bekçi ve koruyucu oldukları ifade edilmektedir, diyebiliriz.    

Bu söyleyiş tarzı iktisatlı ve tutumlu olmaya teşvik etmekte, iktisatlı olmanın fayda ve yararını açıklamakta, israf ve saçıp savurmanın kötü bir şey olduğunu bildirip böyle bir davranıştan sakındırmaktadır. Malı ve parayı saçıp savurmak kendi fayda ve zararını bilmeyen zavallıların işinden başka bir şey değildir. Bu sebeple mallar böyle sefihlerin eline değil de üretimini, tüketimini, kullanmasını, harcamasını bilen ve uygulayan akıllı iktisatçıların elinde olursa insanların özel menfaatleri ve kaynakları genel olarak faydalı olur ve işleri hiçbir zaman bozulup kaybolmaz.[41]

Velilerin, israfla saçıp savuran akılsızlara malları teslim etmemeleri gerekir. Bu sebeple onlar, malları kendi ellerinde bulunduracaklar, üretecekler, güzel bir şekilde kullanıp koruyacaklardır ve asla onları atıp saçanlara vermeyeceklerdir. Bu anlayışa göre sefihler mahcur[42] sayılarak sefihlik halleri geçinceye kadar mallarını kullanmaktan men edilirler.[43]

Onların sefihlik halleri geçinceye kadar sefih olanların malları velilerinin idaresi altında bulunur. Ayetin sonunda velilere hitaben söylenilen “Sefihleri mallarından mızıklandırın ve giydirin” ifadesinden anlaşılıyor ki, veliler bir sahip kişi gibi sefihlerin mallarını üretim ve yatırıma harcayacak, ticaret ve mübadelede kullanacak elde edilen kazançtan da sefih kişinin ihtiyaçlarına sarf edecektir.[44]    

Bu ayette genellikle İslam ekonomisinin mal anlayışı hakkındaki esaslar getirilmektedir. İslam ekonomisi ile diğer sistemlerin mal hakkındaki görüşleri başka, ayrı ve farklıdır. Diğer sistemlerde mal, para, emek ve hizmet aynı kabul edilmekte ve bunlar aynı kanunlara tabi tutulmaktadır. Mesela bir diş doktorunun dişimizin ağrısını kesmek için gördüğü elle tutulur ve gözle görülür bir cinsten olmayan bir hizmet bile maldan başka bir şey değildir.[45] Yani mal ile hizmet aynı şey olup insan elinin emeği de maldır ve maldan başka bir şey değildir.[46]

İslam hukukçuları da malı çeşitli şekillerde tarif ve tasnif etmişlerdir. Mesela Hanefiler malı, insan tabiatının meylettiği ve ihtiyaç vakti için depo edilebilen şeydir diye tarif ederken[47] İmam Şafii de bu konuda şöyle diyor: Mal ismi ancak alınıp satılan bir değeri olan ve onu telef edenin de bu kıymeti tazmin etme yükümlülüğü bulunan şeylerle insanın atmayıp muhafaza ettiği küçük madeni para ve benzeri şeylere verilir.[48]

Bu tariflerden anlaşılıyor ki, güneşin ışığı ve ısısı ve hava gibi bir yerde toplanıp depo edilmemiş şeyler büyük faydaları bulunmasına rağmen mal sayılmazlar.[49] Ancak tüp içersine sıkıştırılmış gazlar, bir yere toplanıp depo edilmiş olduklarından maldırlar. Buna göre bir şeyden faydalanma mesela bir evde oturma ve bir arabaya binme yani menfaat yığılıp depo edilmediği için mal sayılamaz. Fakat Şafiiler menfaati de mal kabul ederler.[50]

İslam ekonomisinde mallar diğer taraftan da menkul ve gayrimenkul, mütekavvim ve gayri mütekavvim, misli ve kıyemi olmak üzere kısımlara ayrılır. Menkul mallar bir yerden başka bir yere taşınabilen mallardır. Mesela ekimler meyveler… ve hayvanlar gibi. Gayrimenkul mallar ise bir yerden başka bir yere taşınamayan mallar olup bunlara İslam hukukunda akar adı verilir. Mesela araziler ve dükkânlar gibi.

Mütekavvim mal, bir değere sahip bulunan bir mal olup bir ihtiyacı tatmin edebilen ve kullanılması da meşru olan bir maldır. Buna göre bir tek buğday tanesi bir ihtiyacı tatmin edemediği için bir değere sahip olmadığından mal kabul edilmez. Diğer taraftan kullanılması meşru olmayan mesela şarap, kan ve domuz gibi şeyler yeme ve içme bakımından mal sayılmazlar. Hanefilere göre gayri Müslim kişiler için bir şarap mütekavvim bir maldır. İmam Şafii, Ebu Sevr, İbn Hazm ve Taberi gibi bir kısım fakihler şarap, domuz eti ve besmelesiz kesilen hayvan gibi haram şeylerin gayri Müslim kimseler için bile gayri mütekavvim mal sayılamayacağı görüşündedirler.[51]

Buna göre gayri mütekavvim malın ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir değeri bulunmayan, bir ihtiyacı tatmin etmeyen ve kullanılması meşru olmayan şeyler gayri mütekavvimdir. Gayri mütekavvim malları telef etmekten dolayı bir tazminat gerekmez.

Misli mallar, çarşı ve pazarda benzeri-misli bulunabilen mallardır. Mesela kile ile ölçülen ve terazi ile tartılan yani ölçü ve tartı ile satılan şeyler ceviz ve yumurta gibi sayı ile satılabilen şeyler bu cins mallardır. Kıyemi mallar ise çarşı ve pazarda misli ve benzeri bulunmayan veya bulunsa bile fiyat bakımından çok farklı olan şeylerdir. Mesela el yazması kitaplar, resimler, tablolar, sanat eseri olan kaplar, hayvanlar, kavun-karpuz gibi mallar hep kendine özel bir değeri ve fiyatı olan kıyemi mallardır.[52]

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Yetim ve sefih olan kimselerin mallarını idare etmek üzere bir veli tayin edilir.

2- Veliler kendi idareleri altına verilen yetim ve sefihlerin mallarını toplum adına kullanırlar.

3- Mallarını akıl, mantık ve ekonomik kanunların gereğine göre kullanma gücünden mahrum olan sefih kişiler kendi malları ellerine verilip teslim edilmez.

4- Veliler sefihlerin mallarına üretim ve yatırıma harcamak ve ticarette kullanmak suretiyle kazandırırlar. Elde edilen bu kazançtan da sefihlerin yeme, içme, giyme ve barınma masrafları karşılanır.

5- Sefihlerin masrafları kapatılıp bittikten sonra geriye kalan artık kazanç veliye bu malları koruma ve işletme hakkı olarak verilebilir.

6- Veliler bir taraftan malları idare ederken diğer taraftan da yetim ve sefihleri yetiştirip terbiye ederler.

7- İslam ekonomisinde mutlak mülkiyet anlayışı yoktur. Sınırlı bir mülkiyet anlayışı ve uygulaması vardır. Malları sahibi de bir müdür durumunda olup mallarını akıl, mantık ve ekonomik kanunların gereğine göre kullanmak zorundadır. Böyle yapmayanların malları bunların sefih olmaları dolaysıyla hâkim kararı ile ellerinden alınır, bir veliye teslim edilir.

8- Mal, insanların ihtiyaçlarını tatmin ederek onların hayatlarını sürdürüp yaşamalarına sebep olur.

9- Mal, insanların ayakta kalıp dünyada hükümran olmalarını sağlar.

10- Herkes sahip olduğu mallarını bir bekçi gibi koruyup muhafaza etmek zorundadır.

11- herkes mallarını akıl, mantık ve ekonomik kanunların gereğine göre kullanıp saçıp savurmaktan uzak kalmak zorundadır. 

12- Malların menkul ve gayrimenkul, mütekavvim ve gayri mütekavvim, misli ve kıyemi olmak üzere çeşitli kısımları vardır.

13- Mal, insan tabiatının meylettiği ve ihtiyaç vakti için depo edilebilen bir şeydir. Başka bir deyişle mal, alınıp satılan, bir değeri olan ve telef edenin de o değeri tazmin etme yükümlülüğü bulunan şeylerle insanın atmayıp muhafaza ettiği küçük madeni para ve benzeri şeylerdir. Buna göre güneşin ışığı ve ısısı ve hava gibi bir yerde toplanıp depo edilmemiş şeyler büyük bir faydaları bunmuş olmasına rağmen mal sayılmazlar Ancak bir tüp içersine sıkıştırılmış gazlar bir yere toplanıp depo edilmiş olduklarından mal sayılırlar.

14- Sefih: Malı üzerinde akıl, mantık ve ekonomik kanunların gereğine göre tasarrufta bulunmayan kimseye denir.

15- Mallar, toplum düzeni içersinde üretildiğinden dolayısıyla bu mallar üzerinde toplumun da bir hakkı vardır.

16- Bir yerden başka bir yere taşınabilen mallara menkul mallar denir. Bir yerden bir yere taşınamayan mallara da gayrimenkul mal adı verilir. Bir ihtiyacı tatmin edebilen ve kullanılması meşru olan mala mütekavvim mal denir. Kullanılması meşru olmayan ve bir ihtiyacı tatmin edecek kadar bir faydası bulunmayan mala da gayri mütekavvim mal adı verilir.

17- Üretilmesi, kullanılması, alınıp satılması dinen yasaklanmış olan gayri meşru mallar faydalı sayılamazlar.

18- Çarşı ve pazarlarda benzeri-misli bulunan mallara misli mallar denir. Çarşı ve pazarlarda benzeri-misli bulunmayan mallara veya bulunsa da fiyat bakımından çok farklı olan şeylere de kıyemi mallar adı verilir.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 6

“Yetimleri, evlenme çağına gelinceye kadar gözetin ve denetleyin. Onlarda bir olgunlaşma hissettiğinizde hemen mallarını kendilerine teslim edin, büyüyüp ellerine alacaklar diye o malları israfla yemeye kalkmayın. İhtiyacı olmayan tenezzül etmesin. Muhtaç olan da örfe uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine teslim ettiğiniz zaman karşılarında şahit bulundurun.”

Bu ayette yetim kalan çocukların ergenlik çağına gelinceye kadar denetim ve gözetim altında bulundurulacağı aklı başlarına gelip bir veliye ihtiyaçları kalmadıkları zaman malları kendilerine teslim edileceği onların mallarını idare ederken velilerin bu malları kesinlikle israf etmeyip güzel bir şeklide kullanacakları yetimlerin malları kendilerine devredilirken bunun şahitler huzurunda yapılacağı zengin velilerin bu mallara bakmalarından dolayı bir almayacakları, fakir olanların ise örfe ve âdete göre bir miktar bir ücret alabilecekleri açıklanmaktadır.

Rüşd : Reşâde kaya demektir. Rüşd ise doğru yolu bulmak demektir.[53] Belki reşâde doğru yolu göstermek üzere nişan ve bellik için yollara konuşmuş taşlara verilen isimdir. Rüşdün de buradan gelmesi mümkündür.

Rüşdün ıstılah-terim manasına gelince malını koruma hususunda dikkat ederek saçıp savurmaktan sakınan kimseye reşîd denir.[54]

Mallarını aklın icaplarına göre kullanmayan kimselerin tasarruf hakları ellerinden alınır. Buna İslam hukukunda hacr adı verilir. Hacr’ın sebebi çocukluk ve deliliktir. İslam hukukçularının çoğuna göre oğlan çocukları on iki, kız çocukları da dokuz yaşında akıl-baliğ olurlar. Buluğa eren yetim çocuklar, akılları başlarında karını ve zararını bilir durumda olurlarsa Buluğ yaşına geldikten sonra eğer delilikleri devam ederse reşit olmamış sayılırlar. Akıllanıncaya kadar malları kendilerine verilmez. Ebu Hanife’ye göre ise yirmi beş yaşına geldiklerinde reşit sayılırlar.[55]

İsrâf : Ağaç kurdu veya yaprak kurduna sürfe adı verilir. İsraf ise genel manada bir nesnede haddi aşmak, itidali tecavüz etmek ve normali geçmeye denir.[56] Fakat israf daha çok infakta, harcamalarda meşhur olmuştur.[57] Şu halde velilerin yetimlerin mallarını israfla; yani haddi aşarak yemeleri, yeterinden ziyade ücret ve bakım masrafı almaları yasaktır ve kural dışıdır.

İsraf hem ifrat ve hem de tefrit yönünden olabilir. Yani bir şeyde çok az yapmak da bir israftır. Öyleyse israf her iki halde de normalin dışına çıkmak olur.[58]

Bidâren : Kış mevsiminden önce yağan yağmura, erken geldiği için bedrî adı verilir. Güneşten önce doğduğu için ayın on dördüne Araplar el-bedr derler.[59] Bedr fiil olarak, bir şeyin diğerinden daha süratli olmasına ve onun önüne geçmesine denir.[60] Yetimler büyüyüp de mallarını kendi ellerine almadan önce çabuk harcayıp menfaatleşen velilerin bu durumları nefyedilmektedir. Çünkü bidâre ve mübâdere bir şeyi acele ile süratli bir şekilde yapmaya denir.[61]   

 Ayetin son kısmında da zengin olan velilerin yetimin malından bir ücret almayacağı, fakir olanların ise örfe ve âdete uygun olarak alacağı ifade edilmiştir. Bu ayetin tefsirinde birçok görüşler ortaya atılmıştır. Veli zengin olsun fakir olsun, yetimin malından hiçbir şey alamaz. Malından yiyebilir ama elbise edinemez. Veli bütün masraflarını yapabilir, ancak bunlar ödünçtür; daha sonra kendi malından öder. Zengin olan veli hiçbir şey almaz. Fakir olan veli ise örf ve âdetin tayin ettiği bir miktar kadar harcayabilir.[62]

Serahsi bu ayete dayanarak zengin olan devlet başkanlarının bir ücret almamalarının daha iyi olacağını, fakir olanların ise ancak kendisini ve ailesini geçindirecek kadar bir şey alacağını kaydeder. Hz. Ebu Bekir, şuranın takdir ettiği maaşı almış, fakat ölümü sırasında kızı Aişe’ye bunun hazineye-beytülmale geri verilmesini vasiyet etmiş, Hz. Ömer, zaruri ihtiyaçlarına yetecek kadar bir ücret almış, Hz. Osman ise zengin olması dolayısıyla hiç maaş almamıştır.[63]

Cassas da bu konu ile ilgili olarak şunları yazar: “Rızık ücret değildir. Zaten fakir miskin ve yetimlerin bazen beytülmal’den-hazineden hak sahibi olmaları bunu gösterir. Çünkü onlar bunu herhangi bir şey karşılığı olarak almamaktadırlar. Bu sebeple hâkimlerin ve din adamlarının bir ücret almaları caiz değildir. Hâkimler hediye almaktan bile men edilmişlerdir.”[64]

Malların yetim ve veliler arasındaki devir-teslim işlerinin şahitlerin huzurunda yapılması gerekir. Hanefiler bunun bir vacip ve gereklilik değil, mendub bir şey olduğunu söylerler.[65]  

Nikâhın çağına ulaşmaktan bahseden bu ayetten küçük çocukların henüz çocuk iken ergenlik çağına ulaşmadan nikâhlanmamaları gerektiğini anlayabiliriz.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Mallarını koruma hususunda dikkat ederek saçıp savurmaktan sakınan kimseye reşid adı verilir.

2- Genel manada israf bir nesnede haddi aşmak ve normali-itidali tecavüz etmektir.

3- İsraf hem ifrat ve hem de tefrit yönünden olabilir. Yani bir şeyde çok az yapmak da bir israf sayılır.

4- Küçük çocukların baliğ olmadan nikâhlanmaları sahih-doğru değildir.     

5- Sefih olan kimseler kendi mallarını tasarruf etme yetkisine sahip değildirler.

6- Sefih olan kimseler evlenme ehliyetine sahiptirler.

7- Baliğ olmuş olan kadın ve erkekler, reşid olmuşlar mı, binaenaleyh mallarını kendi başlarına kullanıp idare edebilecek duruma gelmişler mi diye imtihan edilirler.

8- Reşid oldukları tespit edilen yetimlerin malları kendilerine teslim edilir.

9- Veliler, yetimler büyüyünceye kadar onların mallarını azaltıp eksiltecek ya da yok edecek bir şekilde harcama yapamazlar.

10- Zengin olan veliler, velisi bulunduğu yetimlerin mallarından asla bir eksiltme yapamazlar. Muayyen, mukannen gelirleri de yiyemezler.

11- Fakir olan veliler ise yetimlerin mallarından ancak veli tayin edilirken kararlaştırılan miktar kadar veya daha sonra hakem kararı ile verilecek müsaade nispetinde harcayabilirler. Veliler, hem yetimlerin ihtiyaçları için hem de yaptıkları bedeni hizmet karşılığı olarak kendileri için harcamada bulunurlar.

12- Yetimlerin mallarından ancak zaruri ihtiyaçlar için bir harcamada bulunulabilir.

13- Zengin olan devlet başkanlarının hiç ücret almamaları daha iyi olur.

14- Fakir olan devlet başkanları ise ancak kendilerinin ve ailelerinin geçimlerine yetecek kadar bir ücret almaları uygun olur.

15- Veliler, yetimler rüşde erdikleri zaman mallarını şahitlerin huzurunda kendilerine teslim ederler.

16- Veliler, mallar teslim alırken şahitlerin huzurunda teslim alırlar.

17- Devlet, veli ile yetimler arasındaki bütün hesapları kontrol etme yetkisine sahiptir.

18- Yetimler hakemlere başvurarak velileri ile hesaplaşmak isteyebilirler.    

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 7

“Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır.”

Said b. Cübeyr ve Katade der ki, müşrikler malları sadece büyük erkeklere verirlerdi; kadınları ve çocukları mirasçı yapmazlardı; o vakit Allah bu ayeti indirdi.[66]

Cahiliye devrinde Araplar “mızrakları ile çarpışmayan ve yurdunu müdafaa etmeyen varis olamaz”, derler ve bunun üzerine kadınları ve gerek erkek ve gerekse kız çocukları varis tanımazlardı.[67]

Ensar’dan Evs b. Sabit vefat etmiş; geriye karısı Ümmü Kahle ile üç kızı kalmıştı.[68] Vasileri olan amcaoğullarından Süveyd ve Urtufa gelmişler ve cahiliye âdeti üzere ölenin mirasını kendi üzerlerine almışlar, böylece ölenin karısına ve kızlarına bir şey kalmayınca, hanım gidip durumu Hz. Peygamber’e anlatmış, Hz. Peygamber de bu konu hakkında bir şey gelmediğini, Evs’in mallarına dokunulmaması gerektiğini söyleyerek, beklemek lazım geldiğini ifade etmesi üzerine bu ayet inmiştir.[69]

Bu ayette kadınların ve kız çocuklarının da mirasta bir payı olduğu bildirilmektedir. Kız çocuklarına, kız kardeşlere, anneye ve hanıma bir hisse ayırmak suretiyle İslam Hukuku, kadına iktisadi faaliyetlerde aktif bir katılımcı kılmıştır.[70]

Eski Roma Hukukunda ölen pater’in yalnız mameleki değil, aynı zamanda şahsiyetine de tevarüs edilmekte idi. Miras, vasiyetle intikal ediyordu. Kanuni miras yoktu.[71] İngiltere’de miras kanun gereği olarak en büyük evlada kalırdı.[72] Eski Yunan’da, Fransa’da ve eski Arabistan’da uygulanan miras kanunları, İslam hukukundan oldukça farklıdırlar.[73] Fakat onlar tekâmül geçire, geçire bugünkü şekilleri ile İslam’ın getirdiği prensiplere yaklaşmışlardır diyebiliriz.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar

1- Mirasta erkek varislerin ayrı payları olduğu gibi, kadın varislerin de ayrı payları vardır.

2- İslam ekonomisinde miras meşru olan bir haktır.

3- Mirasın az veya çok olması hisselerde bir değişiklik yapmaz.

4- Erkek ile kadının miras paylarında eşit olma şartı yoktur. Erkek daha fazla alabilir.

5- Bütün mallar mirasa aynı şekilde konu teşkil eder. Kızlara ayrı mallar erkeklere ayrı mallar miras olarak verilemez ve bazı mallar erkeklere miras tahsisi yapılamaz.

6- Anne mirası baba mirası gibi paylaştırılır.

7- Erkek akrabalın mirası baba mirası gibi paylaştırılır.

8- Varislerin payları bölünüp kendilerine paylaştırılmalıdır. Bu herkesin payı kendisine verilmeyerek ortak mülkiyete bırakılamaz.

9- Ailede kadınların kendilerine mahsus ayrı, erkeklerin de yine kendilerine mahsus ayrı hak ve vazifeleri vardır.

10- Ailede kadın hakları kadınlar tarafına ve kadınlara; erkeklerin hakları da erkekler tarafına ve erkeklere intikal eder.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 8

“Miras taksim edilirken varis olmayan akrabalar, yetimler, fakirler de orada bulunuyorlarsa, onlara da bir şey verin ve gönüllerini alacak tatlı sözler de söyleyin.” 

Akrabalar arasında mirasçı olanlar bulunduğu gibi mirasçı olmayanlar da vardır. Mirasçı olmayan yakın akrabalar mal bölüştürülürken orada hazır bulunduklarında onları mirastan tamamen mahrum bırakmak kendilerine ağır gelir. İşte Allah bu ayette en güzel bir şey olan, bunlara da verilmesinin emretmektedir. Bu verme işinin vacip olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi, bu medubtur, ditenler de vardır.[74] Verilecek şeyinde bir yardım olmak üzere menkul mallardan da verilir, diyenler bulunduğu gibi rızık kelimesinden hareket ederek yemek vermektir, diyenler de vardır.[75]     

Miras mallarında üçte birden fazlasını vasiyet edememe durumu da İslam ekonomisinin getirdiği esaslardan birisidir. Hz. Peygamber bunun için üçte bir, üçte bir dahi çoktur, buyurmuşlardır.[76] İslam bir yandan miras halkasını geniş tutmakla sosyal adaletin gerçekleşmesini sağlamakta, öte yandan da vasiyet edilecek mal miktarını sınırlamakla, ekonomik eşitsizliğe de engel olmaya çalışmaktadır.[77]

İslam ekonomisinin getirdiği esaslardan birisi de ölen kişinin borçlarının devlete kalması ve bunların devlet tarafından ödenmesidir. Böylece eğer ölen kişi mal bırakırsa bu mallar varislerin, eğer borç bırakırsa bu borcu ödeme işi de hükümetin görevi olur. Çünkü bu konuda Hz. Peygamber, Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai ve Ebu Davut’un rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber borçların devletin teminatı altında olduğunu bildirmişlerdir. “Ben her müminin kendisine kendisinden daha yakınım. Bu sebeple kim bir borç bırakırsa onu ödemek benim üzerimedir. Kim de bir mal bırakırsa o da varislerinindir.” buyurmuşlardır.[78] Bu hadisin başka bir varyantı da şöyledir. “Kim ölür de bir borç bırakırsa onun bu borcu Allah ve Resulüne aittir. Kim de ölür ve bir şey bırakırsa o da varislerinindir.”[79] Böylece bu borçların hazineden-beytülmalden ödeneceği bildirilmektedir.[80] Buna göre sanki ölünün malı mirası, alacak ve borç durumları kamuya, topluma ve devlete intikal etmekte ve orada her hak sahibi ister mirasçı ister alacaklı olsun, hissesini veya alacağını elde etmektedir. Ayetteki “farzükûhum: onların rızıklarını veriniz” emrinin çoğul kalıbında geldiğine dikkat edersek, bu hitabın topluma olduğunu daha iyi anlar ve böyle bir anlamın daha doğru olduğunu daha iyi kavrarız. Zira mülkiyet sahibinin ölümüyle ortaya çıkan miras meselesi, bir toplum içersinde ve bir hukuk düzeninde bir çözüme kavuşturulmakta ve İslam ekonomisinde toplumdan ölen bireye fayda ve zarar bakımından en yakın olara payları verilmektedir. Zaten mirasın akrabalık, nikâh ve velayet olmak üzere üç tane sebebi olduğu bilinmektedir. Toplum birey ve bireylerin velisi olduğu için, devletin velayet hak ve vazifesi olduğu için akraba ve nikâhtan dolayı yakını bulunmayan kişilerin mirası beytülmale-hazineye yani bütçeye intikal eder.[81]

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar

1- Hiçbir varisi bulunmayan ölünün mirası-malları devlet hazinesine, bütçeye intikal eder.  

2- Ölünün terekesi-mirası (nazari olarak) önce devlete-topluma intikal eder.

3- Hükümet-görevliler terekeden, önce varsa ölünün borçlarını öderler. Eğer miras malları borca yetmezse kalan açık devlet bütçesinden karşılanıp kapatılır.

4- Borç ve vasiyetler ödenip yerine getirildikten sonra geriye kalan miras varisler arasında taksim edilir.

5- Miras taksim edilirken orada hazır bulunan fakat mirasçı olmayan yakın akrabalara yetimlere ve yoksullara ölü vasiyet etmemiş olsa da bu miras mallarından bir şeyler verilir. Bu işi varislerin ve ilgili görevlilerin tayin edeceği kişiler ve hakemler yapabilir.

6- Miras, varislerin seçeceği ve hükümetin de görevlendireceği hakemler tarafından taksim edilebilir.

7- Mirasçı olmayan yakın akraba, yetim ve yoksullara verilecek payı hakemler kendi aralarında ittifakla kararlaştırırlar.

8- Hazır bulunan yakın akrabalara, yetimlere ve yoksullara verilecek yardım en az bir defa karın doyuracak kadar olmalıdır. Yoksa bu hususta da bir açık varsa devlet bütçesinden bir yardım yapılabilir. Mesela ölenin ruhu için bir yemek verilebilir.

9- Miras taksimi esnasında verilen bu yemekte insanlara nasihat kabilinden güzel ve yol gösterici sözler söylenebilir. 

10- Mirasçı olabilmek için belli başlı üç yol vardır. Bunlar akrabalık, nikah ve velayet kurumlarıdır.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 11

“Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.”       

Bu ayet meşhur miras ayetidir. Eski tefsirlerde bu ayetlerin yorumlarına baktığımız zaman mirasın ekonomik açıdan incelendiğini pek göremiyoruz. Faiz ayetlerini iktisadi bakımdan inceleyen ilk müfessir ise Fahreddin Razi sayılmaktadır.[82]

Miras ayetlerinin ekonomik açıdan olan tefsir ve yorumlarını ancak son zamanlarda yazılan tefsirler ile İslam ekonomisi üzerine yazılan kitaplarda bulmaktayız.

Sa’d b. Rabi’in hanımı Hz. Peygamber’ gelip dedi ki, bunlar Sa’d’ın iki kızlarıdır. Babaları Uhud savaşında şehit düştü. Bu iki yetimin mallarını amcaları alıp bunlara bir şey bırakmadı. Bunlar malları olmadan evlenemezler. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Bu konuda Allah bir hüküm indirir.”, buyurdu. Bunun arkasından hemen bu miras ayeti geldi. Hz. Peygamber yetimlerin amcasına haber gönderdi. “Sa’d’ın iki kızına üçte iki, analarına sekizde bir; geri kalanı da senin olsun.”, buyurdular.[83]

İslam’ın getirdiği miras sistemi diğerlerinkinden farklı olup nevi şahsına münhasır bulunduğu için, bazı eleştirilere maruz kalmıştır. Kapitalizmin toplayıcı ve sermayeci zihniyeti ile komünizmin mülkiyet yoktur ve miras ve intikal yoktur anlayışının yanında İslam’ın getirdiği esasların farklı olacağı son derece doğaldır.

Miras hukuku, Şeri hükümler ile geniş ölçüde geliştirilen İslam hukukunun çeşitli bölümlerinden birini teşkil etmektedir.[84] İslam hukukunu diğer hukuklarla karşılaştıranlar İslam dininin miras hakkında getirmiş olduğu esas ve prensiplerin insanın tabiatına daha uygun olduğunu savunmaktadırlar.[85]

Marksist sistem, kapitalizmdeki mülkiyet hakkına hücum edince ister istemez aileyi de zedelemek zorundan kalmıştır.[86] Hâlbuki miras mülkiyetin bir icabı ve ailenin bir gereğidir. Zaten İslam’da mirasın sebebi, akrabalık, nikâh ve velayettir.[87]

Özel mülkiyetin yasaklanmasının zaruri bir neticesi olarak miras hukukunun da kaldırılması gerekir. Miras, aslında mülkiyet hakkının bir çeşit genişlemesi demektir. Bu sebeple de marksistlere göre miras bütün kötülüklerin anasıdır. Hâlbuki miras bırakma hakkı mülkiyetin bölünmesi için önemli bir faktör ve en uygun çarelerden biridir. Üstelik kapitalizme son vermenin de pratik bir yoludur. Öbür yandan mirasın yasaklanması insan tabiatına tamamen aykırı düşer. Çocukların hastalığı ve sağlığı, zayıf ve kuvvetli, zeki veya bön olmalarında ana ve babalarının bıraktıkları mirasın payı büyüktür.[88]

Mal toplayıp elde edenler mülkiyet haklarının vefatlarından sonra da devamını sağlamak istemişler ve bu istek üretim alanında önemli bir etken olmuştur.[89] İşte miras hakkına son verilmekle bireylerin ve grupların çalışıp çabalarını artırmaya teşvik eden ve onları kamçılayan ümit ışığı da söner. Bu hak kaldırıldıktan sonra insanı çalışmaya ve öldükten sonra ailesinin faydalanacağı bir serveti kazanmaya sevk edecek bir başka faktör düşünülebilir mi?[90]   

Bütün hukuk sistemleri arasında İslam’ın miras hukuku kapitalizme en çok zıt olanıdır. İslam’da miras hukuku tevarüs edilen en geniş akrabalık münasebetleri esnasında en fazla miktarda insanlar arasında taksim edilmesini gerektirir.[91] Çünkü İslam’a göre ölenin mirası ve serveti yakın varisleri arasında, eğer yakın varisleri yoksa uzak varisleri arasında tekrar, tekrar bölünür. Her iki halde de tereke birkaç şahsın elinde toplanmış ve birikmiş olarak kalmaz. Binaenaleyh tereke şahıstan şahsa geçer; böylece birçok kimseler faydalanır, halkın yaşamak için lüzumlu olan birçok şeyleri satın alma gücü artar. Kitlelerin yükselen satın alma gücü, hayat için gerekli olan eşyaya duyulan ihtiyacın artması ile üretime canlılık kazandırır, işçilere iş bulunmuş ve istihdam sağlanmış, işsizlik azalmış olur.[92]    

Ayette ricâl ve nisâ kelimeleri kullanılmayıp da zeker ve ünsâ kelimelerinin getrirlmesi küçük ve büyüğün istihkakta eşit olduğunun ve bu konuda buluğa ermenin ve büyüklüğün hiçbir rolü olmadığını nass ile ifade etmek ve cahiliyet devrinde uygulandığı gibi, çocukların mahrumiyetine meydan vermemek içindir.[93]

Bu ayet ile aynı zamanda kadınlar da bir elaman olarak, ekonomik hayata sokulmaktadırlar. Kadınlar miras alırlar, mülk edinebilirler, hizmet görebilirler, sanayi ve ticari işletmelere katılabilirler ve kendi adlarına her türlü ekonomik sözleşme yapabilir ve imza atabilirler.[94]  Kadının böyle mirasta bir erkek gibi söz sahibi olması hayatın çeşitli yönlerinde onun korunduğunu gösterir.[95]

Önce terekenin yakın akrabalar arasında mecburi taksimi, ikinci olarak da vasiyette malın üçte biri diye sınırlandırılması birey ve toplumun bir tutulduğunu ve insanın sakatlanacağı hasta olacağı ve çeşitli hallerde bulunabileceği göz önüne alındığını gösterir.[96]  Mesela dul bir kadının bir yıllık nafakasını temin maksadı ile bir miras hakkı tanınması[97] hakkaniyet esasına dayanır.[98] Yani kanaatimize göre kadının mirasa katılması, toplum içersinde yalnız kaldığında ekonomik hayatta elinden tutulmasına sebep olmuştur.

Erkek ile kadından her ikisi de mirasta söz sahibi olmakla birlikte bazı yerlerde erkeğin kadından daha fazla pay alması bugün pek çok eleştirilere neden olmaktadır. Ayette Allah, bu eleştiriye ana, baba ve çocuklarınızın hangisi size daha çok faydalıdır, bilemezsiniz buyrulmakla meselenin, ekonominin asıl konusu olan fayda açısından ele alındığını söyleyerek cevap vermektedir. Öyleyse İslam’ın getirdiği miras hukuku, birey ile toplumu birlikte ele alan ekonomik kanunların bir gereğidir.    

Mirasta erkeğin kadından daha fazla almasının sebebi erkeğin mala kadından daha fazla ihtiyacı olmasıdır. Erkekler kadınların nafaka ve geçimlerini üzerlerine alırlar. Erkekler ölüye hayatta iken ekonomik açıdan kadınlardan daha çok faydalı olurlar. İşte bu iki sebepten yani mala daha çok ihtiyacı olma ve ölene daha çok faydalı olmasından dolayı erkek, daha çok miras almaya hak kazanmış olur.[99]  

Kadın erkekten daha çok zayıf ve daha muhtaç olduğuna göre mirastaki hissesi erkekten daha fazla olması gerekmez mi, hiç olmazsa bir olmamalı mı, erkeğin bu kadar fazla almasının sebebi nedir diyenler olabilir. Ancak bunu söyleyenler şu hususlara dikkat etmelidirler. Bir defa İslam ekonomisinde ailenin geçim sorumluluğu ve yükümlülüğü erkeğin üzerine yüklenmiştir. Çünkü Kuran-ı Kerim’de “Kadınların normal ölçüde yiyecek ve giyecekleri çocuğun babasına aittir.”, buyrulmaktadır.[100] Buna göre erkek, bir kendisi ve bir de hanımı olmak üzere en az iki kişiye bakıp beslemek durumundadır. Bunun için erkeğin gideri kadına göre daha çoktur. Kadının gideri ise erkeğe göre daha azdır. Hâlbuki gelir ile gider arasında bir dengenin bulunması, bir eşitlik ve uygunluğun olması gerekmez mi? Gider erkeğe yükletilirken gelir dağılımında kadına erkekten fazla veya denk pay verilmesi hem ekonomik esaslara ve hem de hak ve adalet ölçülerine uygun düşmez. İşte asıl o zaman hukukta eşitlik ilkesi zedelenmiş olur. Binaenaleyh mirastaki bu fazlalık kadınların menfaatleri ve ihtiyaçlarını giderme hesabına geçimdeki sorumluluk farkının muadili-dengi olmak üzere böyle bir hukuk ve ekonomi dengesini kurarak adalet ve eşitlik prensiplerinin ince bir uygulamasını içine almaktadır.[101]

Her nimet bir külfet karşılığıdır.[102] Bu denge ne zaman bozulur. Geçim mükellefiyetine ve sorumluluğuna karşı mirastan iki hisse alma esasına uyulmazsa dama kadının zararına olur. Bunun neticesinde ya büsbütün mirastan mahrum edilirler veya ailenin geçimine zorla katılarak kendi malını istediği gibi kullanma hak ve yetkisi elinden alınır.

Kadın erkekte bulunmayan veya eksik olan bazı özelliklere sahip olduğu gibi, erkek de kadında bulunmayan veya eksik olan bazı özelliklere sahiptir. Bunun içindir ki, kadın erkeğin aynı veya misli değil, mukabili, muadili, eşi ve dengidir. Öyle bir eş ki, yaratılışta ve fıtri görevlerin yerine getirilmesinde erkeğin simetrisidir. Elmalılı’nın ifadesine göre kadın erkeğin verdiği sermaye üzerinde işler ve onu üretir. İşte erkek ile kadın arasındaki bu fıtri farkın neticelerinden biri de aralarındaki mali değer ve ekonomik güç farkı olmuştur. Özel olarak bireyi bireye değil, genel olarak kadın, kadın; erkek, erkek fıtratı üzere düşünülerek kadın cinsi ile erkek cinsi karşılaştırıldığı zaman kadının kazanma ve malları idare etme hususundaki gücünün diğer deyişle mali değerinin erkekten daha az olduğu kesin bir gerçek olarak ortaya çıkar.[103] Bu fark İslam hukukunda en az üçte iki veya ikide bir olarak tespit edilmiştir.

Peygamberlik, imamet-i kübra, toplumda kamu işlerini görme, İslami emir ve yasakları eksiksiz-kesintisiz yerine getirme, düşmana karşı savaşma ve Cuma ve bayram namazlarının vacip olması gibi hususlar erkeklere mahsusu olduğundan, bu suretle erkekler kadınlara göre fazla hak ve vazifelere sahip bulundukları için, kadınlara mihir vermek, nafakaları temin etmek, yiyecek, içecek, giyecek ve mesken ihtiyaçlarını kendi üzerlerine almak ve diğer ihtiyaçlarını gidermek gibi sadece vazifeleri de vardır.[104]  

İslam’da borç vasiyetten önce geldiği halde, ayetin lafzında ondan sonra söylenmiş ve ondan sonra gelmiştir. Ancak böyle olması durumda bir değişiklik yapmaz; çünkü arada atıf harfi olarak “ev” kelimesi kullanılmakla tertip ortadan kalkmış olur.[105] Vasiyet ve deyn: (borç) kelimelerinin de ba’de: (sonra) edatında toplanmakla borcun vasiyete dâhil olduğu anlaşılır. Zaten üzerinde borç bulunan kişinin, öleceği zaman bunu vasiyet etmesinin vacip olduğunda icma vardır.[106] Hz. Peygamber’in hadislerinden anlaşıldığına göre vasiyet de malın ancak üçte biri kadar olan bir meblağ ile vasiyet yapılabilir.[107] 

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Erkeklerin mirası babalarla çocuklara gider.

2- Mirasta erkeğin payı kızın payının iki katıdır.

3- Ailenin mali külfeti ve ekonomisi erkeğin üzerine yükletilmiştir.

4- Mirasçı bir tek kız olursa o, terekenin ancak yarısını alabilir.

5- Mirasçı sadece kızlar olursa terekenin ancak üçte birini alabilirler.

6- Anne ve baba altıda bir alır.

7- Ölenin çocukları yoksa anne ve baba varis olurlar. Anne üçte bir alır.

8- Ölenin erkek kardeşleri varsa, anne ve baba altıda bir alır.

9- Ölenin borcu varsa önce o ödenir, sonra vasiyeti varsa o yerine getirilir ve sonra geriye kalan miras taksim edilir.

10- Vasiyetin tamamını yerine getirme zorunluluğu yoktur. Borç ile birlikte vasiyetin tutarı mirasın üçte birinden daha fazla olmamalıdır. 

11- Varislere vasiyet edilmez; varislere vasiyet yoktur.

12- Miras sisteminde farklı şekiller kabul edilemez.

13- Miras payları şeriat tarafından tayin ve tespit edilmiştir.

14- İnsanların koydukları miras sistemleri ile Allah’ın koyduğu miras sistemi birbirinden farklıdır. İslam’ın getirmiş olduğu miras sistemi ekonomik açıdan daha faydalıdır.

15- Ölenin serveti yakın varisleri arasında eğer yakın varisleri yoksa uzak varisleri arasında tekrar, tekrar bölünür.

16- Küçük, büyük, kadın veya erkek olmak mirasçı olmaya asla mani değildir.

17- Miras (vasiyet, sıla ve nesep mirası olmak üzere) üçe bölünür.

18- Borç vasiyete girer. Borçların edası vasiyet edilmesi ile olur.

19- Vasiyetlerin en çoğu mirasın- malların üçte biri kadar olur.

20- Nesep mirası üçte birdir.

21- Nesep mirası çocuklar, ana baba ve kardeşler arasında paylaştırılır.

22- Nesep mirasında erkeklere kadınların iki misli pay düşer.

23- Daha önce ölmüş olan nesep mirasçıların payları çocuklarına kalır.

24- Daha önce ölmüş olan sıla mirasçıların payları nesep mirasçılarına kalır.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 12

 “Kadınlarınızın çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir, çocukları varsa, bıraktıklarının ettikleri vasiyetten veya borçtan arta kalanın dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa ettiğiniz vasiyet veya borç çıktıktan sonra bıraktıklarınızın dörtte biri karılarınızındır; çocuğunuz varsa, bıraktıklarınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadına kelale yollu (çocuğu ve babası olmadığı halde) varis olunuyor ve bunların ana-bir erkek veya bir kız kardeşi bulunuyorsa, her birine edilen vasiyetten veya borçtan arta kalanın altıda biri düşer; ikiden çoksalar, üçte birine, zarara uğratılmaksızın ortak olurlar. Bunlar Allah tarafından tavsiye edilmiştir. Allah bilendir. Halim'dir.”

Bu ayette daha çok karı ile kocanın mirası paylaştırılmaktadır. Üzerinde fazla durmadan kocanın karıdan niçin fazla aldığını söyleyip geçeceğiz. Bundan önceki ayette erkek, evin nafakasını üzerine aldığı için kadından daha fazla pay almakta idi. Bu ayete göre de koca kadından daha fazla almaktadır. Çünkü koca, karısının kendi malından mihir vermekte, karı da bu mihri alıp kendi malına katmaktadır. Her iki taraftan birinin ölümü esnasında bu mihir iade edilmemektedir. Bu sebeple koca mirasta karısından daha fazla pay alır.[108]   

Kadının altıda bir ve sekizde bir halleri yardımı ile, aradaki farktan faydalanarak, mihirleri de eklemek suretiyle, mihri bulmak üzere, bir denklem kurmak mümkündür. Böylece bu ayetten mihrin, kocanın mallarının kaçta kaçı ve karının mallarının kaçta kaçı olduğunu bulmuş oluruz.

Bu hususta şu fıkıh kurallarından da yararlanabiliriz.

Mihrin takdiri hürlerde ve cariyelerde ayrı kurallara bağlıdır. Hür bir kadının mihri, kendi misli-benzeri ile takdir edilir. Bir cariyenin mihri ise kendi değerinin onda biridir. Dul bir cariyenin mihri de yine kendi değerinin yirmide biridir.[109]

Böylece mihrin miktarı, erkeğin mallarının yirmide biri, kadının mallarının ise onda bir kadar olacağı ortaya çıkar.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Sıla mirasçıları anne baba ve eşlerdir. (Bunlar altıda bir hak alırlar.)

2- Eşler, alıp verdikleri mihirleri (boşanma tazminatını) terekeden tekrar geri almazlar. Bunun yerine kocanın mirasları, karıya göre daha fazla olur.

3- Koca karısına verdiği mihri almaz. Bunun yerine kocanın bu altıda bir olan payı dörtte bire yükseltilir.   

4- Kadın kocasından aldığı mihri iade etmez. Bunun yerine onun altıda bir olan payı sekizde bire düşürülür.

5- Koca, çocukları olmayan eşlerden iki misli fazla pay alır. Mesela karının çocuğu yoksa koca karının mallarının yarısını, kocanın çocuğu yoksa karı, kocanın mallarının dörtte birini alır.

6- Mihrin miktarı erkek mallarının yirmide biri, kadının mallarının ise onda biri kadar olur.

7- Sıla mirasçıları daha önce ölmüşlerse mallar nesep mirasçılarına kalır.

8- Daha önce ölmüş olan nesep mirasçılarının payları çocuklarına kalır.

9-Daha önce ölmüş olan kadın sıla mirasçılarının çocukları miras malını eşit olarak paylaşırlar. Eğer tek mirasçı varsa o, malın ancak yarısını alabilir.

10- Vasiyet etmek suretiyle mirasçıların payları artırılamaz.

11- İslam ekonomisinde Kuran-ı Kerim ayetlerinin getirdiği miras hakkındaki hüküm ve esaslar değiştirilemez. Çünkü ekonomik açıdan faydalı olan bu şekildeki taksimattır.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 29

“Ey İnananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder.”

Yâ (ey) nida harfi ile başlayan bu ayet, müminlere hitap ettiği için burada zikredilen hükümler, Müslümanlarla ilgilidir. Ellezine ( o kimseler ki) kelimesinin de cemaati ifade eden bir çoğul kalıbında gelmesiyle mal hukukunun toplumla geliştiğini ve toplumların kendilerine mahsus bir mal hukukları olduğunu anlamak mümkün olur.

Batıl kelimesinin manası daha önce geçti.[110] Mallar üzerinde alıp satmak, kiraya vermek, yatırıma harcamak gibi birçok tasarruflar bulunduğu halde burada lâ te’külû: yemeyin diye ifade edilmesi, tüketim yollarının en önemlisinin yemek olduğunu göstermektedir.[111] Yalnız yemek değil, batıl olan hiçbir tasarrufta bulunmamak gerekir. Buradaki batıl kelimesi faiz, gasp, hırsızlık, hıyanet, yalan şahitliği, malı yalan yeminle almak ve hakkı inkâr etmek gibi, şeriatta helal olmayan her türlü tasarrufu ifade eder. Yani batıl yol, gayri meşru yol demektir. Bir insandan karşılıksız olarak alınan her şey, batıldır, diyenler de olmuştur.[112] Batıl bir sözleşme hiçbir hüküm taşımaz. Mesela bir faiz sözleşmesi sözleşme yapılmamış, alacaklı-borçlu ortada yokmuş gibidir. Sadece sözleşmeye mevzu olan mal veya para, onu elinde tutan borçlunun yanında bir emanet durumundadır. Hem asıl ve hem de vasıf itibariyle gayri meşru olan şeye batıl (boş, hükümsüz ve geçersiz) denir. Yani batıl bir sözleşmenin hiçbir çözüm şekli bulunmayıp müeyyideli olarak gerçekleşmesi mümkün değildir. Bunun İslam şeraiti açısından hiçbir değeri ve yeri yoktur.[113]

Buradaki istisna, istisnai munkatı olup kasr ifade etmediği ve batıl muamelelere girmediği için ticaretten başka hibe sadaka temlik, ibaha ve miras gibi meşru olan yollar bu nehyin-yasağın dışında kalırlar. Burada özellikle ticaretin zikredilmesi onun mal-mülk edinme yollarının en önemlisi ve en çok yaygın olanı olduğuna işaret eder. Bunun yanında ayetin sevki, bağlamı ve konteksti nikâh ve infak için mal hazır bulundurmakla ilgili olduğundan hukuktan başka iktisadi değeri de vardır. Yani malların üretimi meşru yollarla olsa bile tüketimde iktisat edilmesi, zaruri bir sebep ortaya çıkmadıkça sermayeye dokunmayıp hâsıladan ve kardan verilmesi, bu arada ticarete önem verilmesi ve ticarette de karşılıklı rızaya ve gönül hoşnutluğuna uyulması gibi esasları hatıra getirmektedir.[114]

     Emvâlekum: Mallarınızı. Bu tabir, kişinin hem kendi mallarını, hem de başkalarının mallarını ifade eder. Böylece o, başkalarının mallarını gayri meşru bir yolla tasarruf etmeyeceği gibi kendi mallarını da Allah’ın haram kılıp yasakladığı yerlerde kullanıp harcamayacaktır.[115]

Burada bu mallar kelimesi çoğul olan küm: siz zamirine izafe ederek geldiği için toplumun hayat ve yaşayışta, hukuk ve ekonomide mallar sebebiyle bir dayanışma içersinde olacağı anlaşılmakta ve böylece bireyin elinde olan bir malı onun aynı zamanda topluma ait bir şey olduğu ortaya çıkmaktadır.[116]

Ticâreten: Satış için pazara gelir, değerli deveye tâcir denir.[117] Ticaret ise kar ve kazanç maksadıyla sermayeyi kullanmaktır.[118] Burada ticâret ve emval kelimeleri kullanılmakla bu ayetteki hükümlerin emek, ücret, emlak ve kira sözleşmelerinden daha çok mal ile ve alış-verişi ile ilgili olduğu anlaşılabilir. Ancak bütün bu sözleşmelerde bir bedel ve karşılığın bulunması şarttır.[119]    

Âriyet, menfaatin karşılıksız olarak başkasına temlik edilmesidir. Bu bir nevi ihsan, iyilik ve bağış olduğu için başkalarının mallarını bu yolla alıp kullanmak caizdir.[120] Bu muamele bir karşılık ve ücretten uzak ve soyulmuş olduğu için buna bu ad verilmiştir.[121]

İcâre ile âriyet arasındaki fark, icarenin bir ivaz bedel ve ücretle, iâre’nin ise ivazsız, bedel ve ücretsiz olarak temlik edilmesinde görülür.[122] 

Lâ te’külû: Yemeyin, demektir. Böyle buyrulmakla başkalarının mallarını eksiltmemek gerektiği, lâ te’huzû: almayın denilmediği için, başkalarının mallarını aynen iade etmek şartıyla ariyet olarak kullanılmasının caiz olduğu, lâ te’külû ifadesi çoğul olarak gelmekle topluma olan bu nehiy hükümleri de içerinse aldığı için yönetici ve yürütücülerin bireylerin mallarını rıza dışı dokunamayacakları ve fazla vergi koyamayacakları, burada rıza ile ticaret istisna ile geldiği için, istisnaya başka bir şey de kıyas edilemeyeceğinden[123] bu rızaya başka bir şey benzetilerek rızanın dışında bir hüküm verilemeyeceği, ticaret kelimesi ile de mübadelede hem birey ve hem de toplum açısından karın bulunduğu, terâdın (karşılıklı rıza) denilmekle sözleşmelerde her iki tarafın da rıza göstereceği, rızanın gönülde meydana gelen bir hoşnutluk olması dolayısıyla bireyin mal ve mülkü üzerinde her ne suretle olursa olsun asla bir baskı yapılamayacağı, mesela devalüasyon (değer düşürme ve kur ayarlaması) yaparak zorla vergi alınamayacağı, bu ayetin son kısımlarından da mülkiyet düzenine müdahale etmenin tehlike doğuracağı ve aslında mülkiyet düzeni demenin aynız zamanda bir devlet düzeni demek olduğu anlaşılabilir. 

Bu ayete göre devalüasyon, enflasyon ve deflasyon gibi bugün para üzerinde yapılmakta olan işlemler gayri meşrudur. Çünkü bu işlemler bireylerin rızaları dışında cereyan etmektedir. Ekonomistlerin verdikleri bilgilere göre “Enflasyon servet ve gelir dağılımını değiştirici bir olaydır. Bu nakdi sermayeyi tahrip etmektedir. Enflasyonda haklı bir neden olmaksızın refah ve varlık bir sosyal tabakadan diğerine geçmektedir. Bu enflasyonun insanların refahtan aldıkları payı değiştirmesi sosyal bünyede tepkilere yol açmaktadır.”[124]

Eğer, devlet karşılıksız para basarsa enflasyona sebebiyet vermiş olur. Madeni sikkelerin tedavül ettiği zamanlarda devletin mali ihtiyaçlarını karşılamak için başvurulan çare tağşiş idi.[125] Tağşiş, bir şeyi başka bir şeye karıştırmak suretiyle onun saflığını gidermek ve bozmak demektir. Gazali, tağşişe uğramış kalp paraları tedavüle sürmenin zararlarından bahsederken böyle paraların, infak edilse bile, kullanılmaları hırsızlık yapmaktan daha kötüdür, sözünü nakletmektedir.[126] Kağıt paralardaki devalüasyon ne ise madeni paralardaki tağşiş odur. Bunun için paralarda tağşiş yapmak büyük bir haksızlıktır ve ekonomik bir zulümden ibarettir.[127] Piyasaya para sürmek suretiyle tedavüldeki para miktarını çoğaltmak ne kadar zararlı ise para çekmekle hizmetteki para miktarını azaltmak da o kadar zararlıdır. Para tedavülden çekilir, fiyatlar dişer ve üretim de durur. Tedavüldeki para ile talep miktarı birbirine mütenasip olmalıdır.[128]

Para değerinin düşürülmesi demek olan devalüasyon de bir çeşit mecburi vergi almak demektir. Bunu yapan hükümetler, fakir ve zengin demeden ve kimsenin haberi olmadan herkesten gizli bir şekilde vergi almış olurlar. Vergi verme durumunda olmayan bir fakir kişiden de zorunlu olarak almayı icap ettiren bu devalüasyon yapma usulü bir zulüm yolu olup gayri meşrudur. Çünkü bu bireyin malını haksız yere almaktan başka bir şey değildir.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Her toplum mal hukukunu kendi içersinde kendisi meydana getirir. Cemaatler arasındaki hukuk sözleşmelere dayanır.

2- Müminlere hitap ederek başlayan alış-veriş ayetindeki hükümler, yalnız Müslümanlara aittir.

3- İslam hukukunun sınırları içinde olanlar, belli olan Müslüman kişilerdir.

4- İslam hukukunu kabul etmiş bulunan kimseler bir toplum ve bir cemaat meydana getiririler.

5- İslam hukukunun sınırları içine inananlar girer.

6- İslam hukukunu bir defa kabul etmekle bu hukuk kazanılmış olur.

7- İslam hukuku ancak İslam cemaati arasında uygulanır.

8- İslam toplumu içersinde herkesin kendisine ait bir malı bulunur.

9- İslam toplum yerleşim birimlerinin de ayrı, ayrı bir mameleki vardır. 

10- Başkalarının mallarının sahiplerinin rızaları dışında azaltmak, eksiltmek, zedeleyip zarar vermek yasaktır. Bunlar tazmini gerektirir.

11- Birey kendi mallarını şeriatın koyduğu kanun ve kuralların dışında kullanıp harcayamaz.

12- Başkalarının mallarından, aynen iade etmek şartıyla, ariyet yoluyla faydalanıp istifade etmek yasak değildir.

13- Başkalarının mallarında eksiklik meydana getiren, onların değerini düşüren her türlü hareket ve davranışlar yasaktır.

14- Hükümetler bireylerin mallarına dokunamaz ve onların değerlerini bile düşüremezler.

15- Hükümetler belli ve belirli olan normal vergilerin üstünde, fazla vergi koyup alamazlar.

16- Bilhassa menkul malların alış verişi ile ilgili olan bu hükümler, Müslümanların kendi aralarında uyguladıkları ve yaptıkları muamelelere ait olan hükümlerdir.

17- Müslümanlarla Müslüman olmayanların aralarında cereyan eden muamele ve münasebetlerde sözleşme serbestliği vardır ve kısas: mütekabiliyet esasları yani onların yaptıklarını kendileri için aynen uygulama hükümleri geçerli olur.

18- Başkalarının mallarına zarar verip onları azaltıp eksilten her türlü vasıtalar ve yollar batıldır, hükümsüzdür.    

19- Bireyin rızası dışında yapılan her türlü ekonomik ve mali sözleşmeler batıldır, hükümsüzdür ve geçerli değildir.

20- Kumar sözleşmesi insanın gönlü hoşnut olamadığı için batıldır, gayri meşrudur.

21- Faiz sözleşmesi rıza dışı olduğundan yani faiz verecek kişinin gönlü hoşnut olmadığı için batıldır, geçersizdir.

22- Malı yalan yeminle almak, gasp etmek ve çalmak batıldır, geçersizdir.

23- Batıl, bir sözleşmenin asıl ve vasıf olarak boş ve geçersiz olup hiçbir hüküm ifade etmemesidir.

24- Batıl hükümler, kökünden yanlış ve temelsiz olup sanki sözleşme yapılmamış ve şart koşulmamış sayılır.

25- Eğer herhangi bir sözleşmede rıza-gönül hoşnutluğu bulunmazsa sözleşme hükümleri değil, sözleşme ve koşulan şartlar iptal edilmiş ve geçersiz olmuş olur.

26- Aslında malların rıza dışında bir eksiltmeye tabi tutulması batıldır.

27- Mal sözleşmelerinde rıza şartına başka bir şey benzetilip kıyas edilerek onun yerine konulamaz ve bu yol geçerli olmaz.

28- İki veya daha fazla kişiler arasında yapılmış olan bir mübadelede taraflar için ve içinde bulundukları toplum için bir kar ve kazanç sağlanmış olmalıdır.

29- Menkul malların mübadelesi için konulmuş olan bu hükümler sadece bu mallar için ve yalnız mübadele konusunda geçerli olurlar. O nedenle karz ve icare sözleşmeleri bu hükümlerin dışında kalır.  

30- Emlak ve mülk yani gayrimenkul mallar, bu mal (yani menkul mal) hükümlerine tabi değildir.

31- Rıza gönülde meydana gelen bir ferahlık ve hoşnutluktur.

32-  Mal üzerinde alış-veriş muamelesi yapıldıktan sonra alıcı ile satıcı arasında karşılıklı rıza: gönülde bir hoşnutluk meydan gelmiş olmalıdır.

33- Sözleşme meclisinden dağılmadan önce tarafların alış-verişten dönme hakları vardır.

34- Alış veriş sözleşmesi rızanın bir belirtisi olan icap ve kabul ile bağlanmış olur.

35- Alış veriş sözleşmesinde sadece irade beyanı yeterli değil, rıza şartının bulunması da gerekir.

36- Rızanın özel bir şekli yoktur.

37- Rızanın bilhassa mal sahibi tarafından olması şarttır.

38- Rızanın devam edip durması gerekmez; sadece bir yerde (mesela sözleşmeyi yaparken) bulunması yeterli olur.

39- Kişinin rızasını ortadan kaldıracağı için hükümetlerin mülkiyet düzenine müdahale etmeye asla bir hakları yoktur.

40- Mülkiyet düzenine yapılan bir müdahale hayatı tehlikeye sokar.

41- Mülkiyet düzenine yapılan bir müdahale anarşiyi doğurur.  

42- Mülkiyet düzeni insanlar için bir rahmettir.

43- Mülkiyet düzeni aynı zamanda bir devlet düzenidir.

44- Enflasyon (fiyatların aşırı derecede artışı şeklinde beliren iktisadi bozukluk) devalüasyon (değer düşürme ve kur ayarlaması) ve deflasyona (enflasyonu önlemek için tedavüldeki paranın azaltılması, kamu harcamalarının kısılması ve vergilerin artırılması… gibi davranışlara)  götüren bütün yollar gayri meşrudur.

45- Enflasyon sayesinde haklı bir neden olmaksızın refah, varlık ve servet sosyal bir tabakadan diğer bir sosyal tabakaya geçer.

46- Hükümetler karşılıksız para basmak suretiyle enflasyona sebep olamazlar.

47- Enflasyon ve deflasyonu ortadan kaldırmak için piyasaya para sürmek veya çekmek, fiyatları ani olarak düşürür veya yükseltir. Bu yüzden ellerinde para olan kimselerle mal bulunan kimseler, bir hakları olmadığı halde zengin ya da fakir oluverirler. Bu durum ise psikolojik, ekonomik ve sosyal birçok problemlerin ortaya çıkmasına sebep olur.

48- Madeni paralardaki tağşiş (parayı başka bir şey ile karıştırıp saflığını bozma) ne ise, kağıt paralardaki devalüasyon odur. İşte bunun için devalüasyon gayri meşrudur.

49- Devalüasyon yapan hükümetler halktan mecburi olarak vergi alıyorlar demektir. Bu yöntem, vergi verme durumunda olmayan fakirlerden de almaya sebep olduğu için devalüasyon yapmak bir haksızlıktır.

50- Devalüasyonda elinde para bulunduran kimseler kaybederken, mal bulunduran kimseler ise kazanırlar. Böylece ortada hiçbir sebep yok iken toplumdaki bir sınıf kazanıyor, diğer bir sınıf ise kaybediyorsa bu yol zulümden başka bir şey değildir.

51- Arz ve talep dengesini bozacağı için tedavüle para sürmek ve çekmek ekonomik düzen için zararlıdır.

52- Tedavülden para çekildiği zaman fiyatlar hemen düşer. Fiyatlar düşünce üretim azalır ve belki de durur. Bu yüzden ekonomik krizler ortaya çıkabilir.

53- Devalüasyon, hasta bir vücudun ilaç kullanması gibi, normal olmayan ekonomik düzenlerin başvurduğu bir yoldur. Onun için tabii bir düzen olan İslam ekonomisinde bunun yeri yoktur.

54- Tüketim yollarının en önemelisi, yeme ve içme yoluyla yapılan harcamalardır.

55- Ticaret, kar ve kazanç maksadıyla sermayeyi kullanmaktır.

56- Ariyet, menfaatin başka bir kimseye bedelsiz ve karşılıksız olarak temlik edilmesidir. 

57- İcare ile ariyet arasındaki fark, icarenin bir bedel, karşılık ve ücret ile iarenin ise bedelsiz, ücretsiz ve karşılıksız olarak temlik edilmesinde görülür.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 30

 “Kim tecavüz ve zulmederek bunları yaparsa yakında biz onu ateşe sokarız. Bu Allah’a pek kolaydır.”

 

 Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Başkalarının mallarından rıza dışı bir tasarrufta bulunanların bu hareket ve davranışları ve hatta bu sözleşmeleri batıldır, hükümsüzdür.

2- Başkalarının mal ve mülklerine bir sebep bulunmaksızın dokunan hükümetlerin akıbetleri iyi olmaz, onlar yıkılıp giderler.

3- Mülkiyetin bulunmadığı ve mülkiyete saygının olmadığı yerde ekonomik hayat ateşin yaktığı kadar sıkıntılı olur.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 31

“Eğer size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız sizin kusurlarınızı örter ve sizi iyi bir gidişata sokarız.”

Beyzavi’nin açıklamasına göre büyük günah, işleyen kimse üzerine Allah tarafından ceza verilen veya açık olarak tehdit olunan ya da yasak olduğu kesin delillerle bilinen günahlardır.[129] Büyük günahların sayısı hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunların yedi tane olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi yedi yüz kadar olduğunu ifade edenler bile vardır.[130] Büyük günah hakkında Hz. Peygamber’in bir hadisi vardır. “Helak edici olan yedi şeyden sakının:

1- Allah’a şirk koşmak,

2- Sihir yapmak,

3- Bir hak karşılığı olmanın dışında Allah’ın haram kıldığı bir canı öldürmek,

4- Yetim malı yemek,

5- Faiz yemek,

6- Düşmana hücum sırasında savaştan kaçmak,

7- İffetli, suçsuz kadınlara iftira atmak.”[131]

Bu ayete göre büyük kabul edilen suç ve kusurlar, sorumluluğu gerektirirken bilinmeden yapılan be küçük hatalar affedilip bağışlanır. Buna göre her şeye gereği kadar önem vermeli ve ifrat ve tefrite düşmekten kaçınmalı, ölçülü davranmalı ve ortalamanın dışına taşmamalıdır.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Büyük sayılan suç ve kusurlar sorumluluğu gerektirir. 

2- Bilinmeden yapılan ve sakınılması zor olan işler bir sorumluluğu gerektirmez.

3- Her şeye gereği kadar önem verilmeli, ölçülü davranmalı, ortalamanın dışına taşmamalıdır.

4- Başkasının hakkı geçecek kokusu ile mallar üzerinde tasarrufta bulunmayıp hareketsiz kalmak zarar verir.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 32

“Bir de Allah’ın bazınıza, diğerinden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklerin kendi kazandıklarından bir payı var, kadınların da kendi kazandıklarından bir payı vardır. İsteklerinizi Allah’ın fazlından ve kereminden isteyin. Gerçekten Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

Bu ayetin gelişi hakkında birkaç iniş sebebi zikredilmektedir. Ümmü Süleym, “Ya Resülellah, erkekler savaşıyor biz savaşmıyoruz. Onlar mirasta bizden iki kat fazla alıyorlar. Ne olurdu, biz de erkek olsaydık.”, dediği zaman bu ayet nazil oldu.

 Miras ayeti geldiği zaman bir takım erkekler, mirasta üstün tutulduğumuz gibi, ahirette de kadınlardan üstün tutulmak istiyoruz, dediğinde bu ayet geldi. Miras ayeti geldiği zaman bazı kadınlar, biz zayıf yaratılışlı olduğumuz için daha muhtaç durumdayız. Hâlbuki erkekler kazanç elde etmede bizden daha kuvvetlidirler, dedikleri zaman bu ayet nazil oldu. Bir kadın Hz. Peygamber’e gelip erkek ve kadınların Rabbi bir, sen hem bize ve hem de onlara peygambersin, babamız Âdem, annemiz de Havva. Böyle iken Allah erkekleri zikrediyor da bizi zikretmiyor, bunun sebebi nedir, diye sorduğunda bu ayet geldi.[132]

Bu haberlerin yardımı ile ayetin manası daha açık anlaşılmaktadır ki, Allah, kadın erkek, herkesi çalışmakla yükümlü tutmuştur. Erkeklere uygun ve onlara mahsus olan iş ve çalışmalarda onların ücretlerinden payları, nasipleri vardır; kendilerine kadınlar ortak olmazlar. Kadınlara uygun ve onlara mahsus olan iş ve çalışmalarda onların ücretlerinden payları, nasipleri vardır; kendilerine erkekler ortak olmazlar. Erkek ve kadından herhangi birisinin diğerine mahsus olan bir şeyi istemesi uygun değildir.

İnsanların doğuştan getirdiği bazı üstün kabiliyet ve meziyetleri vardır. Mesela birisi düşünme kabiliyetinde üstün iken, diğeri de el kabiliyetinde daha maharetli olabilir. Bazı erkeklerin bazı erkeklerden, bazı kadınların da bazı kadınlardan eksik veya üstün tarafları olabileceği gibi, erkekler ile kadınlar arasında fark bulunması kadar doğal bir şey olamaz. Bu farklılıklar akıl ile düşünülüp bulunabilecek ve çalışma ile elde edilebilecek şeyler değildir. Hem bunlar bir emek ve gayret ürünü olmadığı için iftihar edilecek ve övünülebilecek şeyler de değildir. Fakat insana yakışan çalışmaktır, alın teri dökerek kazanıp elde etmektir.[133] Bu konuda daha açıklayıcı ve daha ibret verici bir ayet vardır. Allah bu mesele hakkında şöyle buyuruyor: “Yaptıkları şeylerle sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmek isteyen kimseler var ya sakın bunların azaptan kurtulabileceklerini sanma, onlar için acıklı bir azap vardır.”[134]

Nasîb : Araplar, üzerlerinde hayvan kesmek ve tapınmak için bir şeyin üstüne koyup biraz yükselttikleri taşa, nasîb, derler.[135] Ayrıca nasib, hisse ve pay anlamına da gelir.[136] Her halde bu kelime, kesilen kurbanlardan her bir dikili taşa (puta) ayrılan paydan gelmektedir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de bu kelimenin çoğulu olan nüsub ve ensâb kelimeleri Maide Suresinde iki ayrı yerde put ve dikili taş anlamında kullanılmıştır.[137] 

Ayette erkeklerin kendi kazandıklarından payları olduğu bildirilmektedir. Murada min harfi kullanılmakla onların tüm kazandıklarına sahip olamadıkları geriye de bir şey kaldığı anlaşılmaktadır.[138] Bu geriye kalan şey ise vergi kanalıyla devlete giden katma değerin[139] bir kısmı olsa gerektir. Kesebû fiilinin çoğul olarak gelmesinden de erkek ve kadınların gruplar halinde ve ayrı, ayrı gruplar olarak çalıştıkları anlaşılır. Nasib kelimesinin belirsiz olmasıyla erkek ve kadın paylarının farklı olacağı, tekil olmasıyla da pay üzerinde grupların müşterek tasarrufta bulunabilecekleri, “fazlayı Allah’tan isteyin” çoğul emri ile katma değerlerin devlete ve herkese kalacağı ve bunu yapmak bir görev olduğu düşünülebilir.   

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- İnsanlar kendi aralarında yaratılıştan gelen bir takım farklı meleke, meziyet ve kabiliyetlere sahiptirler.

2-  İnsanların birbirlerine göre farklı olan meziyet ve kabiliyetlerini yok etmek mümkün değildir. 

3- İnsanların farklı olan vasıf ve kabiliyetlerini yok etmeye çalışmak yanlıştır.

4- İnsanlar yaratılış itibariyle eşit değildirler.

5- Kadınlar erkekler gibi ve onlara benzer değildirler. Kadın ile erkek eşit yaratılmamışlardır.

6- Herkes kendi sahip olduğu kabiliyet, meleke ve meziyetlerine göre iş yapar.

7- Herkes kendi sahip olduğu kabiliyet, meleke ve meziyetlerine göre üretip elde ettiği ve elde edip kazandığı bu şeylere sahip olur.

8- Erkeklerin çalışıp kazandıkları kendilerine aittir.

9- Kadınların da çalışıp kazandıkları kendilerine aittir.

10- Erkeklerin çalışacakları iş yerleri ayrıdır.

11- Kadınların çalışacakları iş yerleri ayrıdır.

12- Kadınlarla erkekler aynı iş yerinde çalışırlarsa ürün önce kadın ve erkek paylarına ayrılır; sonra da her bir grup kendi paylarını aralarında bölüşürler.

13- Kadınlar da erkekler gibi vergiye tabi olurlar.

14- Erkeklerin çalışma payları ile kadınların çalışma payları birbirinden farklı olabilir.

15- Kadın ve erkeklerden her bir grup paylarını kendileri tasarruf edebilir, satabilir, yatırıma harcayabilir ve başka yerlerde kullanabilir.

16- Kadın ve erkek grupların çalışmadaki paylarını müşterek olarak satış yapmaları caiz değildir.

17- Kadın v erkek payları arasındaki yarış dengeyi kurabilir.

18- Katma değerler aslında bütün toplumun yani herkesindir.

19- Katma değerlerden pay almak herkesin hakkıdır.     

20- Katma değerleri üretip elde etmek için birlikte ve topluca çalışmak gerekir.

21- Çalışıp kazanmak demek katma değerlerden pay almak demektir.

22- Çalışıp kazanma katma değerlerden pay almak için yapılır.

23- Yardım alacak olanlar da devletten isteyip olurlar.

24- Herkes çalışıp elde ettiğinin, üretip kazandığını sahip ve malikidir.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 33

“Biz, kadın ve erkek her birinizi, ana,  baba ve yakınların geriye bıraktıkları mallara mirasçı kıldık. Kendileriyle ahitleştiğiniz kişilere de paylarını verin, şüphe yok ki Allah her şeyi görür.”

Bundan önce geçen ayetlerde mallar hakkında söz edildi. Malların batıl ve gayri meşru yollarla harcanması yasak edildi. Sonra mal ve başka şeylerde üstün olan kimselerin sahip oldukları meziyetleri isteyip temenni etmenin yasaklığı bildirildi. Daha sonra servet elde etmenin en önemli yolunu emek-çalışmak olduğu açıklandı. Bu ayette de tali bir yol olan mirasın bir başka şeklinden bahsedilmektedir.[140]

İslam’dan evvel Araplar yemin, sözleşme, evlat edinme… gibi yollardan birisi ile birbirine mirasçı olurlardı. İslam’ın ilk devirlerinde de sözleşme, evlat edinme, hicret etme ve kardeşlik olma gibi yollar vardı. Miras ayeti geldiği zaman orada sözleşme yapan kimselerin mirasçı olmalarından bahsedildiği için bu konuda sözleşme yapmış bir kimse gelip Hz. Peygamber’e ne yapacağını sordu. İşte o zaman akid-sözleşme ile de mirasçı olunabileceğini gösteren bu ayet geldi.[141]

Evlat edinme işini ve bu yolla mirasçı olmayı, “Muhammed, erkeklerinizden hiçbirisinin babası değildir.”[142] ayeti ile, “O çocukları, babalarına nispetle çağırın. Bu, Allah katında daha doğrudur.”[143] ayeti, yürürlükten kaldırmıştır.[144]

Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye göç ettiği zaman Muhacir ile Ensar’ı kardeş yapmış ve bu kardeşlerin kendi aralarında mirasçı olmalarını sağlamıştı.[145] “İman edip hicret edenler, Allah yolunda bulunanlar, canlarıyla cihatta bulunanlar, (muhacirleri) barındırıp yardım edenler (yok mu?), işte onlar birbirinin (mirasta) velileridir.”[146], ayeti de bu mirası talim etmekteydi. Buna göre Muhacir ile Ensar da birbirine mirasçı oluyordu.

Hz. Peygamber Medine’de devleti kurup mali ve ekonomik meseleleri halledince hicret gibi olağan üstü durum yavaş, yavaş ortadan kalkıp ortalık normal hale geldiğinden kardeş olma yolu ile yapılan mirasçılık, “Allah’ın kitabına göre kan akrabaları olanlar birbirlerine (varis olmaya) daha lâyıktırlar.”[147], ayeti ile kaldırılıyordu.[148]

Bu ayetler bize çeşitli hallerdeki miras taksiminin farklı uygulamalarını gösterir. Bu ayetteki nasîbün : pay kelimesi, sözleşme yolu ile yapılan mirasçılığın, aynı nesep mirasçısı gibi bir hakkı bulunduğunu ifade eder.

Hicret etmekle mirasçı olunacağını bildiren ayette kelimelerin çoğul olarak gelmesiyle göç edenlerin bir topluluk kurarak cemaat halinde mirasçı olabileceklerini dolayısıyla birey olarak mirasçı tayin etmenin mümkün olmadığını anlamak gerekir.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Mülkiyeti elde etme yollarından birisi de mirasın intikalidir. 

2- Her mirasçı, mirasın taksimini, borçların ödenmesini ve vasiyetin yerine getirilmesini isteyebilir. Mirasçı olmayan yakın akrabalar ise bu hakka sahip değildirler.

3- Sıla mirası (ana-baba ve eşlerin mirası), ancak yakın akrabalara gider. Çocuğu varken torunu varis olamaz. Babası varken dedesi varis olamaz.

4- Nesep mirası erkekler yolu ile ileriye ve geriye gidebilir.

5- Evlat edinmek ve bu yoldan mirasçı olmak yoktur.

6- Hz. Peygamber’in hicret hadisesi gibi, olağan üstü durumlar kardeş olmayı ve böylece varis olmayı ve varis kılmayı gerektirebilir.

7- Hicret eden bir topluluk kendi aralarında kardeş olarak birbirilerine mirasçı olabilirler.

8- Hicret ettiklerinden dolayı bir topluluk kendi aralarında mirasçı olabilirler.

9- Birey olarak kişinin bir mirasçı tayin etmeye hakkı yoktur.

10- Hicret edenler kendi aralarında bir topluluk kurabilirler.

11- Hicret edenler yaptıkları sözleşmeleri yerine getirirler.

12- Hicret olayında olduğu gibi toplumun ekonomik düzeni bozulduğu zaman miras taksimini duruma göre ayarlamak yerinde bir hareket olur.

13- Sözleşme yolu ile yapılan bir miras akdi aynı nesep mirasçılığı kuvvetinde olan bir haktır.

14- Servet, mal ve mülk elde etmenin en önemli yolu, emek vermek, hizmet etmek ve çalışmaktır.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 34

“Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.”

Burada erkeklerin kadınlar üzerinde kavvâm oldukları söylenmektedir. Kavvam, kaim kelimesinin mübalağası olup “kıyâm bil-emr” tabirinden alınmıştır.

Kıyâm : Ayak üzere kalkıp durmak, bir işe başlamak ve idare etmek manasına gelir.[149] Bir kadının işine bakan, korunup muhafazasına ve güvenliğine özen gösteren ve işlerini idare eden kimseye “Kayyim-ül mer’e” (kadının idarecisi) adı verilir.[150]

Halka karşı idareciler hangi durumda iseler, kadınlara karşı da erkekler o durumdadırlar.[151] Yani erkekler kadınlara göre daha üstündürler. Bu üstünlük ayette iki sebebe bağlanmaktadır. Birincisi Allah’ın tafdil etmesidir. Erkekler kadınlara nazaran daha güçlü ve daha kuvvetlidirler. Ayette bunu belirtmek için özellikle sebebiye için olan harfi getirilmiştir.[152] İkincisi ise erkekler mihir ve nafaka gibi mali sorumlulukları yüklenmeleri sebebiyle kadınlar üzerinde koruyucu-bakıcı durumundadırlar.

Erkekleri kadınlardan ayıran vasıflar yani onların kadınlara göre üstün tarafları peygamberlik, başkanlık, velayet, savaş ve cihad gibi hak ve vazifeleri yüklenmiş olmalarıdır. Ayrıca erkekler herhangi bir cinayetin diyetini ödeme durumunda olan âkıle sınıfını meydana getirme hususunda da[153] kadınlardan üstündürler.[154]

Kadınların velisi durumunda olan erkekler, onların her türlü hareket ve davranışlarını kontrol etme ve onları terbiye etme ve yetiştirme durumundadırlar. İyi olan kadınlar kocalarına itaat ederler.

Nüşûz : Yüksek ve tümsek yere Araplar neşz derler.[155] Nüşuz ise kadının kocasına kafa tutup başkaldırması, kendisini yüksek görüp itaatten çıkmasıdır. Böyle kadınlara kocaları öğüt verir, uslanmazlarsa, yataklarını terk ederler ve yine uslanmazlarsa velileri onları döver. Kadınlar korkulacak ve endişe edilecek ve şüpheyi celp edecek hiçbir davranışta bulunmamalıdırlar. Böyle yapan kadınlara adı geçen disiplin cezaları uygulanır. Disipline dayanamayan bir kadın boşanma talebinde bulunabilir.

Ayetin sonundaki “eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın.”, ifadesinden itaat eden kadınlara kocalarının baskı yapma haklarının olmadığını anlamak mümkündür.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Erkekler, mali sorumluluk, savaş yapma, başkan ve veli olma bakımından kadınlardan üstündürler.

2- Yaratılış bakımından farklı ve üstün vasıflı olanlar farklı ve üstün vazifeler üstlenirler.

3- Erkekler savaşmak, ailenin masraflarını karşılamak ve mihir vermekle görevlidirler.

4- İslam ekonomisinde nimet-külfet dengesi vardır. Bunun için vazifeler hakların doğmasına sebep olular.

5- Erkeklerin kadınlara karşı fazla vazifeleri bulunması dolayısıyla böylece onlar üzerinde bir takım hakları da ortaya çıkmaktadır.

6- Erkekler kadınları şüpheyi celp edecek veya ahlakı bozacak davranışlardan men edebilirler.

7- Velayet hak ve vazifesi erkeklerindir.  

8- Erkekler kadınlar için koruyucudurlar.

9- Âkıle diyetini tazmin etme işi erkeklerin vazifesidir.

10- Erkek denilince koca, babalar, kardeşler, oğullar, amcalar, yeğenler ve hatta amca çocukları anlaşılır. (Çünkü rical kelimesi çoğul olarak gelmiştir.)

11- Velayet hak ve vazifesi erkeklere intikal eder. Kadınların böyle bir görevleri yoktur. Bununla ilgili olarak herhangi bir vazifeleri yoktur.   

12- Kadınlar şüpheyi celp edecek davranışlardan sakınmalı, bu hususta şeriatın koyduğu yasaklara uymalıdırlar.

13- Kadınlar gizli olarak da hiçbir gayri ahlaki davranışta bulunmazlar.

14- Kötülüğe düşeceğinden korkulan kadınlar için gerekli tedbirler kocaları tarafından alınır.

15- Konan disiplin yasaklarına uymayan kadınlara nasihat edilir ve azarlanırlar.

16- Kocalar uslanmayan karılarını yataklarında yalnız bırakırlar. Onlar yine uslanmazlarsa velileri tarafından dövülürler.

17- Kocaların karıları üzerinde disiplin cezalarını uygulama hakları vardır. Kadın bu cezalara dayanamayacaksa kocasından boşanma talebinde bulunabilir.

18- İffetin korunması dışında kocanın karısı üzerinde herhangi bir baskı ve velayet hakkı yoktur.

19- Kadınlar kendilerini korumak için konulan yasaklara riayet ettikleri zaman kocaların karıları üzerinde başka herhangi bir baskı kurma hakları yoktur.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 35

“Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdardır.”

Bu ayette aile içersinde meydana gelecek geçimsizliklerin hakemler yolu ile çözümlenebileceği bildirilmektedir. Geçimsizlik ailenin içinden dışarıya akrabalara kadar taştığı zaman ve onlarda bir korku ve endişe meydana getirdiğinde artık hakemlere gitmek gerekli olur.

Burada daha çok kadının geçimsizliği göz önüne alınmaktadır. Bu sebeple şikâyetçi koca olabilir. Hâlbuki başka ayetlerde kocanın geçimsizliği söz konusu edilmekte ve karıya da şikâyet hakkı tanınmaktadır.[156] 

Febasû hakemen : Hakeme başvurun emri çoğul olduğundan hakemi toplumun belirleyeceği, mesela bireyin akılesinin seçeceği veya karı-kocanın seçeceği hakkında çeşitli görüşler vardır. Ayrıca başkan ve idarecilerin tayin edeceğini söyleyenler de bulunmaktadır.[157]

Karı ve koca taraflarından birer hakem tayin edileceği, burada açıkça söylenmektedir. Emir çoğul olarak geldiği için hakemlerin tayini herkesin gözü önünde cereyan eder. Bu her iki hakemin vereceği kararların ittifakla olacağını in yürîdâ : eğer isterlerse, ikisi de murad ederse ifadesindeki ikil kalıbından anlamaktayız. “Allah da onları uzlaştırır.”, sözünden de hakemlerin aldığı kararların devlet tarafından hükümet kanalıyla uygulama alanına konulacağı anlaşılabilir.

Hakem kelimesinin tekil ve belirsiz gelmesiyle bu konuda her hadisede bir hakem tayin edileceği ve o hakemin azledilmeden o davayı sonuna kadar yürütüp götüreceği düşünülebilir.  

 Hakemlerin karı ile koca arasını birleştirmeye mi, yoksa ayırmaya mı çalışacakları konusunda birkaç görüş vardır. Ayetin sevki, hakemlerin telif etmeye görevli olduklarına işaret etmektedir. Ancak ayırmaya da salahiyetli olup olmadıkları bir içtihad konusudur. Hz. Ali’den nakledildiğine göre ayırmaya da ehildirler. Hasen’den nakledilen ve İmam Azam Ebu Hanife’nin de bir içtihadı olan görüşe göre onlar ancak telife memurdurlar, tefrik edemezler.[158]

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Karının kocasını, kocasının da karısını şikâyet etme hakları vardır.

2- Karı koca arasındaki geçimsizlik, akrabaların da haberdar olacağı bir seviyeye gelip artık evden dışarıya taştığı zaman hakemlere başvurulabilir.

3- Her iki taraftan birer tane olmak üzere iki kişi hakem tayin edilir.

4- Bu hakemleri ya devlet, ya karı-kocanın akileleri ya da karı koca kendileri tayin ederler.

5- Hakemler herkesin gözü önünde aleni olarak tayin eldirler.

6- Karı ile kocanın yakın akrabalarının tayin edilmiş bu hakemliklere itiraz etme hakları vardır.

7- Hakemler aile hakkından verecekleri kararları ittifakla verirler.

8- Hakemlerin verdikleri kararları devlet hükümet vasıtasıyla uygulamaya koyar.

9- Her bir olaydan dolayı bir hakem seçilebilir. Bir hakem davayı üstlenip bakmaya başladığı zaman artık o bunu sonuna kadar götürür ve bir karara varır. Onun için bir dava sonuçlanmadan hakemler azledilmezler.

10- Hakemler karı ile kocayı ayırmaktan çok, uzlaştırmaya ve birleştirmeye çalışırlar.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 36

“Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”

Akrabalık, evlilik ve toplumu meydana getiren ailenin hukuku gibi özel hukukla ilgili meseleler açıklandıktan sonra şimdi burada umumi hukukun bazı kısımlarına temas edilmektedir.[159]

Birey toplum içersinde çalışıp yaşar. Böylece o, bir devlet düzeni içersinde bulunur. Bundan dolayı onunla diğer tüm bireyler arasında bir bağ vardır. O, önce Allah’a ibadet eder, umunun-kamunun faydasına olan işlerde çalışır ve bu şekilde topluma hizmet etmiş olur. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaz. Birey içinde bulunduğu devlet düzenine uyarken ve yaşadığı topluma hizmet ederken bunları hiçbir zaman hükümetin veya başka bir kurumun arzusu ve hatırı için yapmaz. O bunları sadece varlığın ve yaratılışın bir icabı ve sosyal yapının bir gereği olarak yapar. Buradaki ibadetten maksat da sadece tevhid: Allah’ı birlemek değil, kişinin kendisini, ailesini ve toplumdaki ihtiyaç sahiplerini düşünerek çalışıp genel menfaatler için hizmet etmesi de bu ibadetin ifade ettiği işler arasındandır.[160]  

Bireyin umumi hukuktan riayet edip uyacağı şeyler, anaya babaya ihsan, akrabalara, yetimlere, fakirlere, öksüzlere, yakın komşulara, uzak komşulara, arkadaşlara, yolculara ve kölelere (iş verip çalıştırdığı hizmetçi ve işçilere) ihsan edip yardımda bulunmaktır. Daha önce geçtiği üzere ihsân, maddi ve manevi her türlü iyilik yapmak, duruma göre hareket ederek ihtiyaçları gidermektir.[161] Bu geniş anlamın içersine gerektiği zaman nafaka da girebilir. Bu zikredilen kimselerin yemeleri, içmeleri ve giymeleri ihtiyaçlarına göre temin edilir.[162]

Anneye ve babaya yardımdan sonra akrabalar gelir. Bunlar kardeş, amca, dayı ve onların evlatları gibi yakın akrabalardır. Burada bâ harfinin tekrar edilmesi bu emir ve tavsiyenin önemli olduğunu gösterir.[163] Anaya ve babaya yapılan yardım ile diğerlerine yapılan yardımın farklı olduğunu bildirmek için bu harf tekrar edilmiştir, diyenler de vardır.[164] Öyleyse bu grupların hepsi yardım görecek, fakat hak noktasından da ayrı ayrı durumu sahip olacaklardır.

Yetimler, fakirler, yakın komşular ve uzak komşular da yardım alırlar. Yukarıda yardımın sebebi, nesep ve akrabalık olurken burada ise mekânda yakınlık neden olmaktadır.[165] Yakın komşu ve uzak komşu hakkında da bazı görüşler ileri sürülmüştür. Yakın komşu evine bitişik olan komşudur, diyenler olduğu gibi, akraba ve Müslüman olan komşudur, diyenler de vardır. Uzak komşu ise bitişik komşu olmayıp biraz ilerideki komşudur veya akraba olmayan gayri Müslim, Yahudi ya da Hıristiyan komşudur. Bu ayetin yorumundaki komşuluğu evin dört bir tarafından kırk hane ile sınırlayanlar da bulunmaktadır.[166]

Arkadaştan maksat da herhangi bir konuda az da olsa arkadaşlık yapan (mesela öğrenci arkadaşlığı, çırak arkadaşlığı ve yolcu arkadaşlığı gibi) kimsedir, kadındır, kişinin kendi hanımıdır, diyenler de vardır.[167] Burada da yardımı gerektiren sebep iş ve çalışmadaki yakınlıktır.

Bu ayette sayılan gruplar akrabalık, mekân veya mesai yakınlığından biri sebebiyle birbirine yardımcı olma durumundadırlar. Mesela mekân yakınlığında komşu denilince köy ve bucaktan tutun da yeryüzünde yaşayan her insana kadar yardımcı olunacağını anlamak mümkündür.

Köleler belirsiz olarak getirildiğinden yardımın münferiden yapılabileceği ve ihtiyaca göre az veya çok olabileceği anlaşılabilir. Yine bu belirsizlikten dolayı burada köleler diğer gruplardan farklı olarak bir yardım kurumu meydana getirememektedirler. Bu kölelerin daha önce geçen ayetteki[168] kölelerden farkı oradaki köleler, azat olma sözleşmesini yapmış olan kölelerdir. Buradakiler ise sahibinin emri altında çalışan yani istihdam olunan kölelerdir. Onun için azatlık köleleri ile istihdam köleleri birbirinden farklı bir statüye tabi olsalar gerektir. 

Ayetin sonundaki muhtâl ve fehûr kelimelerinin anlamı büyüklenen ve övünen demektir.[169] Buna göre insanlar gösteriş yarışı değil, iyilikte yarış yapmalıdırlar. Zengin ve güçlü olmak, ezmek için değil, mükellefiyet ve sorumluluk içindir. Bu bir hak üstünlüğünden çok bir vazife, görev ve yetki üstünlüğü olmalıdır.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1-Bireyler, cemiyet-toplum halinde çalışırlar.

2- Hiçbir şey, idare ve hükümet etme konusunda devlete ortak olamaz ve dilemez.

3- Toplumdaki çalışmaların hepsi zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olup bütün işler kolektif olarak birlikte yürütülür.   

4- Bireylerin diğer bireylere karşı mali ve bedeni mükellefiyetleri-yükümlülükleri vardır.

5- Diğer bireylere karşı yükümlülük sebeplerinden birisi nesep yakınlığıdır.

6- Yardım etme yükümlülüğünün sebeplerinden birisi de mekânda yakınlık, komşuluk ve misafirliktir.

7-Yardım etme yükümlülüğünün sebeplerinden birisi de mesai arkadaşlığıdır, çalışmada yakınlıktır.

8- Yardım etme yükümlülüğünün sebeplerinden birisi de yaşamada yakınlıktır.

9- Akrabalar, yetimler, yoksullar, yakın komşular, uzak komşular, arkadaşlar, yolcular ve köleler yardım almaya hak sahibidirler.

10- Bu yardım alan grupların hiçbirisi hiçbir zaman kişilik verilen bir toplum meydana getiremezler.

11- Acizler yurdu açmak ve huzurevleri meydana getirmek meselenin esası değildir.

12- Anne ve babanın çocuklarına, çocukların da anne ve babalarına karşı yardımda bulunmaları bütün mamelek ve mal varlığı ile olur. Onun için bunlar sahip oldukları mallarının tümünü kendi aralarında tüketebilirler. Ancak diğerlerine karşı ise bu görev bu derecede olmayıp meşru bir surette mümkün olduğu kadar yerine getirilir.

13- Yardım kurumlarına yapılacak yardımlar bir merkezde toplanır ve sonra bu hak sahiplerine ortaklaşa olarak dağıtılır.

14- İstihdam edilen köleler ile azatlık sözleşmesi yapmış olan kölelerin statüsü farklıdır.

15- Sahibinin evinde çalışan istihdam edilmiş kölelerin dışında kalan diğer yardım grupları birer kurum olup devlet bütçesinden pay alırlar.

16- İstihdam edilmiş olan kölelere münferiden yardım yapılır. Bunlarda denk istihkak taksimi yapma diye bir şey yoktur; farklı olarak yardım etme olabilir.

17- Yardımlar ve yardımlaşmalar, önce aile, sonra mahalle, sonra bucak, sonra vilayet, sonra devlet ve en sonunda da bütün beşeriyet ve insanlık arasında yapılır.

18- İnsanlar birbirlerine karşı gösteriş yarışı içinde değil, iyilikte yarış çabası içersinde olmalıdırlar.

19-Üstün olmak, zenginlikte ve güçlü olmada üstün olmak bir mükellefiyet-yükümlülük içindir; yoksa başkalarını ezmek için değildir.

20- Bireylerin zengin ve güçlü olma konularında hak üstünlüğünden çok, yetki ve vazife üstünlüğü vardır.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 37

“O cimrilik edenler, insanlara cimriliği tavsiye ederler. Onlar Allah'ın bol nimetlerinden kendilerine verdiği şeyleri gizlerler. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.”

Bu ayet Mekkeli muhacirlere para ve mal yardımında bulunan Medineli Ensar’a Yahudilerin malınızı infak etmeyin fakir olursunuz diye nasihat ettikleri zaman gelmiştir.[170]  Ellezine kelimesi ile başladığından bu kimselerin bir grup ve bir toplum olduklarını düşünmekle ve başkalarına mal ve para vermemeyi emrettiklerini göz önünde tutarak bu ayetin işverenler ve zenginlerle ilgili olduğunu söylemek mümkündür. Kendi sınıf menfaatlerini korumak ve zenginliklerini devam ettirmek için cimrilik ederek mal ve paraların yalnız kendi ellerinden kalmasına çalışan bu kimseler kendi aralarında birleşirler. İşçilere ve fakirlere karşı kendilerini korumak için her türlü firma ve sendika kurarlar.

Zamanımızdaki “başkalarına ait sermayelerden yararlanarak piyasada üstünlük kurmayı sağlama” amacı güden tröstler[171] belirli bir pazar üzerinde monopol-tekel durumlarını korumak için kurulan karteller[172] kendi sınıf menfaatlerini korumak üzere kurulan çeşitli sendikalar ve meslek odaları[173] işverenlerin bir mücadele silahı olan lokavt[174] işçilerin işi topluca bırakmaları demek olan grev[175] gibi işler hep bu kötülenen kimselerin faaliyetleri arasında düşünülebilir. Çünkü bu vasıtalar sınıfçılık, sınıf menfaati, başkaları üzerinde hâkimiyet kurmak ve her hangi bir şeyi baskı ile cebren yaptırmak esas ve felsefesine dayanır.

Ayetin sonundan da anlaşıldığına göre bu hareket ve davranışlar, topluma malı kullanmasını bilmeyen nankör topluma çekilmez, azap, kriz ve sıkıntılar hazırlar. Bunun için de böyle davranışlar bu ayetle yasaklanmış olmaktadır. İşçi işveren emek ve sermaye ilişkileri ekonomik hayatta önemli bir yere sahiptirler. Halbuki grev ve lokavtların bir neticesi olarak hem üretici ve hem de tüketicilerin menfaatleri zedelenmekte ve bu durum tedavisi güç krizlerin ve sosyo-ekonomik problemlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.[176]

Ayette “Onlar Allah'ın fazlından (bol nimetlerinden) kendilerine verdiği şeyleri gizlerler.”, buyrulmaktadır. Alusi, bu fazlından kelimesini mal ve zenginlik diye açıklamıştır.[177]

Fazl, artık anlamına gelir.[178] Allah’ın kendilerine verdiği artıyı, yani toplum ve devlet düzeni sayesinde meydana gelen katma değeri gizleyip başkalarına vermezler. Hâlbuki tüketimlerinden geri kalan bu katma değer üzerinde onların idare etme görevlerinden başka hiçbir görevleri yoktur. Burada mal gizlemek de yerilmektedir. Devletin görevlerinden birisi de vatandaşların mal güvenliğini sağlamaktır.[179] Devletin gizli olan malları koruması mümkün değildir. Onun için herkes mallarını açıklayıp beyan etmek durumundadır.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Zenginler birleşip ayrı bir sınıf teşkil ederek kendilerini fakirlere karşı koruma tedbirleri almaya bir hak ve salahiyetleri yoktur.

2- Tröst ve kartel gibi rekabeti ortadan kaldıran ve tekele giden firmalar ve birlikler kurulamaz.

3- Yardım ve iyilik yapmayı önleyici bir tedbirler alınamaz.

4- İşçilere baskı yaparak zorla çalıştırmaya sevk edecek hiçbir tedbir alınamaz.

5- Zenginlik, toplum düzeni sayesinde meydana gelen artık değerlerdir. Aslında bu artık değerler toplumun hakkı olup idaresi bireylerin eline verilmiştir. Onun için bireyler bu değerleri usulüne göre idare etme durumundadırlar.

6- Yapılmış olan yardımlar toplumun hakkı olan bu katma değerlerden olup, bunu verenlerin rolü sadece bu konudaki bir emri uygulayıp yerine getirmekten ibaret olduğu için hiçbir kimsenin yaptığı yardımlar ile övünmeye bir hak ve salahiyeti yoktur.

7- Gerçekte kimse kimseye yardım etmez; herkese Allah, toplum, kamu ve devlet yardım eder.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 38

“Allah’a ve ahiret güne iman etmedikleri halde mallarını insanlara gösteriş olsun diye harcayanları sevmez…”

Atıf yönüyle ayetin iki ciheti vardır. Mallarını gösteriş olsun diye harcayanları ya Allah sevmez veya bunları yukarıdaki nankör kimselerde olduğu gibi çekilmez bir azap, kriz ve sıkıntılar bekler. Gösteriş için yapılan harcamalarda toplum yararı gözetilmez ve böylece mallar yerli yerinde kullanılmış olmaz. Böylece mallar israf olur; israf ise ters ve zıt anlamda cimrilikten başka bir şey değildir, ondan bir farkı yoktur. Çünkü malı harcamayıp saklamak ile ihtiyaç yerinde ve zamanında kullanmayıp orada burada çarçur etmek arasında bir fark yoktur. Onun için bu cimrilik ve israfın her ikisi de kötülenmiştir.[180] Zira gösteriş harcamaları toplumda bir ihtiyacı gidermiş olmazlar. Çünkü gösteriş hastası mürailer bireyin ve toplumun menfaatini araştırıp bulmaz aksine onlar övülecek ve methedilecek yerleri ve odakları gözetirler. Bu durum ise böylece daha çok fitne ve fesada yardım eder ve toplum için fayda yerine zarar doğurur.[181]

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Gösteriş harcamaları doğal değildir.

2- Gösteriş harcamaları herhangi bir ihtiyacı tatmin etmiş olmazlar.

3- Gösteriş harcamaları yerinde bir harcama olmadığı için israftan başka bir şey değildirler.

4- Hiçbir kimse yapmış olduğu hizmetlerden dolayı topluma, kamu ve devlete yönetimde bir ortaklık iddiasında bulunamaz.  

5- Gösteriş olsun diye yapılan iyilikler makbul değildir.

6- Hiçbir kimse yapmış olduğu bir iyilikten dolayı başkalarını minnet altında bırakmaya hak ve salahiyeti yoktur.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 39

“Onlar Allah'a, ahiret gününe inanmış olsalar ve Allah'ın kendilerine verdiği rızıklardan sarf-infak etmiş olsalardı ne olurdu sanki (zarar mı olurdu)? Oysa Allah onları bilir.”

Rızk : Daha önce de geçtiği üzere[182] rızk kelimesi genel olarak insan ihtiyacını temin eden yiyecek, içecek, giyecek ve kullanacak maddelerini ifade eder. Rağıb, rızk kelimesinin kendisi ile faydalanılan bir şey manasına konulduğunu sonra nasib, hediye, mideye ulaşan gıda, azık ve yağmur manalarında kullanıldığını söylemektedir.[183] Buna göre rızkın insan ihtiyacı için kullanılıp tüketilen bütün menkul malları ifade ettiğini söyleyebilir.

Bu ayet, daha önce geçen yardım gruplarına ihsan ve infak etmeyerek cimrilik yapan ve sadece gösteriş olsun diye harcamalarda bulunan kimseler, anlatıldıktan sonra gelmekle harcamanın nasıl yapılacağını bildirmektedir. Harcama ve yardım Allah’a ve ahiret gününe iman edilerek yapılmalıdır. Böyle yapanlar, hiçbir ekonomik sıkıntı ve kriz görmez ve zarara uğramazlar. Allah bunları bilir ve böylece amellerinin karşılığını verir.

İslam hukuk dilinde cimrilik, vacip: gerekli olan bir ödevi yapmamak demek olduğuna göre[184] buradaki infakı vergi manasına alabiliriz. O zaman ayetin vergilerin rızk mallarından yani kullanılan ve tüketilen menkul mallardan alınacağına işaret olduğunu söyleyebiliriz. Zaten buna burada doğrudan doğruya mal anlamı verenler de olmuştur.[185]

İnfak, rızktan yapılacağı için vergi tüketime ayrılan mallardan alınır. Üretim ve yatırma ayrılan mallardan vergi alınmaz. Vergi menkul mallardan alınır. Gayrimenkullerden vergi alınmaz. Topraktan alınan onda bir verginin sebebi, üzerinde ziraat edilmekle gerçekten üretici olan toprağın bizzat kendisidir. Onun için herhangi bir afat yüzünden elde edilmiş ürün yok olsa vergi yükümlülüğü düşer.[186]

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1-harcamalar cimrilik ve gösteriş yapılmadan Allah’a ve ahiret gününe iman ederek yiyecek içecek giyecek ve kullanılacak eşyalardan yapılır.

2- Vergi, insanların ihtiyaçlarını temin ettikleri tüketime ayırmış oldukları mallardan alınır.

3- Üretime tahsis edilmiş olan mallardan vergi alınmaz.

4- Menkul mallardan vergi alınır.

5- Gayrimenkul mallardan vergi alınmaz.

6- Topraktan alınan vergi istihsal edilmiş olan üründen alınıp bu bir nevi toprağın kirası olarak alınmaktadır.

7- Vergi malların harcanacak kısmından alınır; yatırıma ayrılmış olan kısmından alınmaz.

8- Vergi, rızk haline (kullanılıp tüketilmeye hazır duruma) gelen mallardan alınır. Onun için malların üretimi tamamlanmadan yarı yolda vergi alınmaz.

9- İslam hukuk dilinde cimrilik, vacip: gerekli olan bir (harcamayı) ödevi yapmamak demektir. 

 

Nisa Suresi 4/ 53–54

“Yoksa onların bu mülkte-yönetimde bir hissesi (ortaklığı) mi var? Öyle olsaydı, onlar insanlara bir kırıntı bile vermezlerdi. Yoksa onlar Allah’ın lütfünden insanlara ihsan ettiği nimetlere karşı haset mi ediyorlar?”

Daha önce geçtiği üzere[187] mülk, mal ve insanlar üzerinde hâkimiyet kurup onları idare etmek manasına geliyordu. İslamiyet’in malları idare etmedeki görüşü yani mülkiyet anlayışı bir nevi müdürlük idi. İnsanları idare etmek ise yani valilik ve devlet başkanlığı gibi görevler bir nevi velayettir.[188] Zaten velayet sebeplerinden birisi de imamet: yani başkanlıktır.[189] İslam düzeninde en büyük veli devlet başkanıdır. Artık onun üstünde daha başka bir veli yoktur.[190]

Bu ayet, mutlak idare-yönetimin Allah’a ait olduğunu, yönetmede bir grubun, sınıfın veya herhangi bir kimsenin bir payı-ortaklığı bulunmadığını açıkça ifade etmektedir. Burada “onların bu mülkte-yönetimde bir hissesi mi var?”, denilirken sorulan soru, inkâr istifhamı olup onların yönetimde hiçbir ortaklığı bulunmadığını bildirmektedir. Onun için bireylerin iktidar ve idareye ben ondan daha layığım diye bir pay çıkarmaya asla bir hakları yoktur.[191]  

Bu ayetlerde onların mülke sahip olmadıkları, olsa bile başkalarına hiçbir şey vermeyecekleri bildirilmiştir. Yani mülkü kazanmalarına mani olan cimrilikleri gibi görünmektedir. Bu ise mülk ile cimriliğin ikisi bir arada bulunamayacağını gösterir.[192]

 Bireylerin ellerinde bulundurdukları malların idaresi demek olan mülkiyet ve insanların idaresi olan siyasi iktidar Allah yani amme-kamu adına bir velayettir. Öyleyse ammenin-kamunun verdiği bir malı idare etme ve insanları idare etme hak ve vazifesine sahip bireyleri kimse kıskanamaz.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Mülk malların ve insanları idaresidir.

2- Mülk devlet- kamu adına idare edilir.

3- Devlet, kendi mülkünün idaresini dilediğine verir.

4- Hiçbir kimsenin devlet mülk ve yönetiminde ortaklığı yoktur.

5- Amme-kamu kendi fazlından olarak mülkü gereken kimselere verir.

6- Mülk servettir, mülk iktidardır.

7- Malların idaresini ellerinde bulunduranlarla insanların idaresini ellerinde bulunduranlara asla kıskanma yoktur.

8-  Malların idaresini ellerinde bulunduranlarla insanların idaresini ellerinde bulunduranlara görevlerine ve görev alanlarına asla müdahale edilmez.

9- İnsan kendi ihtiyaçlarının dışındaki bir malı başkalarına verdiği zaman Allah’ın malını vermiş demektir. Zaten hiçbir kimse kendi malının bir kırıntısını bile kimseye vermek zorunda değildir; verilen Allah’ın malıdır. Verilen kurulu düzenin artı değeri ile bireye aktarılmış onun mülkiyetine gelmiş olan fazlalıklardır.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 58    

 “Gerçekten Allah, size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hüküm vermenizi emreder. Hakikaten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah, hükümlerinizi hakkıyla işitici, emanete ait işlerinizi hakkıyla görücüdür.”

Bu ve bundan sonraki ayet İslami hükümetin esasını teşkil etmektedir.[193] İdare hususunda bütün görevlilere emanet ve emanete riayet anlayışını getirmektedir. Birin ayetin başkanlar ikinci ayetin ise halk için geldiği söylenmektedir.[194]

Emanet : Güçlü yavuz deveye Araplar emûn derler.[195] Böyle bir deve ile yola çıkmak ve yeteri kadar yük yüklemek insana güven verir. Bu konuda korkup endişe edilecek bir şey bulunmaz. Eman bir kimsenin korkusuz, güvenilir bir çevrede bulunmasına denir İslam hukukunda yabancılara, yurda girme izni verilmesine emân, denir.[196] Emanet ise muhafaza edip korunması ve saklanması için birisine bırakılan mal ve eşyaya denilir.[197]

Burada emanet yalnız kamu görevi ile anlamak genel bir manayı özelleştirmek demektir. Müfessirler bu ayetin açıklamasında insanın Allah’a, kendisine ve halka karşı olmak üzere, üç türlü emanet işlemi bulunduğunu söylüyorlar.[198] Bireyin Allah’a, kendisine ve başkalarına göre görevleri vardır. Sahip olduğu bütün uzuvları kendisine bir emanettir. Onları yerli yerinde ve en iyi bir şekilde kullanmak zorundadır. Halka karşı emaneti onların haklarını gözetmek, alış-verişte aldatmamak, yani gerek özel hukuk ve gerekse kamu hukukuyla ilgili olsun her şey bir emanettir. Yanımıza bırakılan bir vedia, emanet, kamu görevleri, velilik, mülkiyet… ve hükümet etmek hep birer emanettir. Ebu Zer, Hz. Peygamber’e başkanlık nedir diye sormuştu. Hz. Peygamber, o bir emanettir, diye cevap verdi.[199]

Allah yeryüzüne insanı kendisine halife taptığından[200] mülkü idare etme görevini de ona vermiştir. İşte idare ve iktidar bunun için bir emanettir, Allahın bir emanetidir.

Yukarıda da açıkladığımız gibi emanet kelimesinin çoğul olarak gelmesinden anlıyoruz ki, emanetler grup grup ve çeşit çeşittir. Kelimenin belirli gelmesinden de emanetin belli ve mahdut bir sayıda olduğu anlaşılmaktadır.

Ehl : Kabile, sahip, zevce, müstahak anlamlarına gelir.[201] İşte bu kelime emanetin onu en iyi kullanıp yerine teslim edenlere verileceğini gösterir. Bu kelimenin çoğul hâ müennes zamirine izafe etmesinden de değişik emanetlerin değişik ehliyetlilere verileceğini anlamak mümkündür.

Emanetlerin eda edilmesinde en uygun ve elverişli yolun kullanılması, en ehil olmadan başlayarak aşağıya doğru gidilmesi kendisine emanet tevdi edilecek kimsenin güçlü ve emniyetli olması, emanetin uygulanmasında amaç ve araçların bilinmesi gibi esasları anlayıp söyleyenler de vardır.[202] 

Emanetler mallar ve velayetler (yani insanlar) olmak üzere iki ayrı yoldan yerine getirilir. Bu iki konu ile ilgili her şey yukarıdaki silsile-i meratip esasına göre en ehil olandan başlamak suretiyle çözümlenir. Mesela en ehil olan kimse başkan olur, o olmazsa ondan bir derece aşağıda olan kişi başkan olur. Mesela mallar ve topraklar en iyi kullanan kimselerin olur. Tabi bu esasa göre onlar boşta duracakları yerde en kötü bakan ve kullanan kimsenin elinde olması daha iyidir.

Bütün hareket ve davranışlarda, görev ve yetkilerde hüküm verirken denklik prensibine riayet edilerek işlem yapılır ve hiçbir kimseye zulmedilmez.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Allah kendisine insanı yeryüzüne halife yapmıştır.

2- Allah mülkü idare etme görevini insanlara vermiştir.

3- Mülkü idare etme işi bir emanet işidir.

4- Emanetler grup grup ve çeşit çeşittir.

5- Emanet insanları idare etmektir.

6- Emanet malları idare etmektir.

7- Emanet kullanılması, idare edilmesi ve varlığının devam ettirilmesi için insana tevdi edilmiş olan eşyadır.

8- Emanetler belli olup bilinir ve mahdut sayıdadır.

9- Kamu görevi bir emanettir.

10- Emanetler, onları en iyi bir şekilde yerine getirenlere verilir.

11- Değişik emanetler uygun olan değişik ehliyetlilere verilir.

12- Hükümet etmek bir emanettir. Hükümetlik emaneti biat yolu ile ehline verilir. Herkes biat etmek, emaneti ehline eda etmek zorundadır.

13- İnsanın kendisi yine kendisine bir emanettir.

14- Bir mükellef kişinin halkla olan bütün münasebetleri bir emanettir.

15- Mallarda esas olan onların bir sahip ve bir malikin elinde olmalarıdır.

16- Mallar ve araziler boş boş duracağına bireylerin mülkiyeti altında bulunmaları daha iyidir.

17- Mal ve iktidarın idaresi daha ehil olanlar gelince onlara tevdi edilir.

18- Mülk iktidara dayanır, kazaya dayanır.

19- Kaza yetkisi toplumundur.

20- Toplum kaza hizmet ve yetkisini yürütmek zorundadır.

21- İslam toplumu kaza yetkisini bütün insanlar arasında yürütür.

22- Haklarda denklik esası vardır; hak ve vazife ile dengelenir. Onun için haklarda eşitlik olmaz. Kişilerin hakları kadar vazifeleri, vazifeleri kadar hakları vardır.

23- Herhangi bir konuda karar verilirken denklik ve adalet üzere karar verilir, asla kimseye zulmedilmez.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 59

“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resul’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”

Allah idarecilere ve başkanlara, halka adaletle davranmayı emrettikten sonra burada da halka, yönetime, başkanlara itaat etmeyi emretmektedir. Başkanların vazifesi Allah’ın indirdiği ile hükmetmek ve emaneti yerine getirmektir. Onlar böyle yaptı zaman halkın vazifesi de onları dinleyip itaat etmek olur.[203] Ancak günah olan işlerde yönetime ve başkanlara uymak yoktur. Abdullah İbn Ömer Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu naklediyor: “Müslüman olan kişiye hoşlandığı ve hoşlanmadığı hususlarda (amirlerini) dinlemek ve itaat etmek vaciptir. Günah ile emredilmesi hali müstesnadır. Onlar günah ile emr olunurlarsa yöneticileri dinlemek ve itaat etmek yoktur.”[204]

İtâat : Bu, tav’un kökünden gelen bir kelimedir. Tav’ ise devenin yedeğe gelmesine denir.[205] Daha önce de geçtiği üzere[206] İtaat, başkasının yedeklemesine tabi olmaktır. Tav’da bir işi isteyerek yapmak vardır. İtaat’ta ise başkasının isteğini yerine getirmek vardır.

Emr : Bu kelime mastar olarak buyurmak manasınadır. İsim olarak ise buyruk, buyrultu demektir. Emîr de bir kavm-millet üzerine emri geçer olan adama denir ki, Mütercim Asım Efendinin ifadesiyle ıstılahımızda bey tabir olunur.[207]

Ülü-ül Emr, emir sahipleri buyruk sahipleri demektir ki, ayetteki bu ifade üzerinde birkaç görüş ileri sürülmüştür. Peygamberimiz zamanında emirler (başkanlar) anlamında kullanılan bu kelimeye, ehl-i beyt’ten olan imamlar, iyilik emreden kimseler, fıkıhçılar (hukukçular), Allah’a itaat eden dindar kişiler[208] Raşit halifeler, askeri komutanlar, âlimler gibi manalar verilmiştir.[209] Fıkıh ıstılahında idareciye “imam” adı verilir. İmamet veya hilafet fıkıhçılara göre irade ve seçimle olur.[210]

Ayette ümera denilmeyip de ülü-ül emr: emir sahipleri buyrulması önemlidir. Buna göre emir verme yetki ve salahiyeti bulunan bütün idari makam ve rütbelerin en büyüğünden en küçüğüne kadar her kademeyi içersine alır.Yani devlet başkanlığı, valilik, amirlik, komutanlık ve hatta memurluk anlamlarını da ifade ettiğini söylemek mümkündür.[211]

 Ayette “Allah’a itaat edin” buyrulmaktadır. Böylece bu ifade, Kuran’ın emir ve yasaklarına dolayısıyla İslam nizamına ve İslam devlet düzenine itaat edin, demek olur.  Bu emir, çoğul gelmekle itaatin toplum halinde hep beraber olacağını ve her kesin yanındaki kişiyi devlet düzenine uymaya davet edeceğini gösterir.

İslam düzeninde devlet başkanları Hz. Peygamberin halefi olurlar. Ayette resule itaat ile ülü’l-emre itaat, bir kelimede, atîû kelimesinde toplanmıştır. Buna göre Emire itaat Resule itaat demektir. Bu konuda zaten Hz. Peygamber’den hadisler de nakledilmiştir. Hz. Peygamber, “Her kim bana itaat ederse o, Allah’a itaat etmiş olur. Her kim de bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş demektir. Her kim Emire-yönetime itaat ederse o, bana itaat etmiş olur. Her kim Emire-yönetime isyan ederse bana isyan etmiş olur.”, buyurmuştur.[212]

Burada minkum : sizden, buyrulmaktadır. Her toplumun başkanı kendilerinden olur. Her Müslüman yerleşim biriminin ve kantonun başkanı yine Müslüman olur. Bu sebeple Müslümanların Müslüman olmayan bir ülü’l-emre ve başkana itaat etmeleri dinen üzerlerine vacip değildir.[213]

Emr kelimesinin belirli olarak gelmesinden anlıyoruz ki, başkanların yapacakları işler bellidir. Onların başkanlıkları ancak belirli işleri yürütmekte geçerli olur. O nedenle başkanlar ancak iyi ve faydalı işleri emredebilirler. Mutlak hayır, faydalı ve

İyi işler de ancak icma yoluyla belli olur.[214] Bu sebeple başkanlar icma ile tespit edilmiş olan hususları emrederler. Onlar belli olmayan başka şeyleri yapmak istedikleri zaman bunu bulunduğu toplumun halkına bildirmeleri ve bunu uygulayabilmeleri için halktan yetki biati almaları gerekir.

Bazen halk ile idareciler arsında veya halkın kendi aralarında ya da idarecilerin kendi aralarında bazı anlaşmazlıklar ortaya çıkabilir.[215] Onlar herhangi bir konuda ve herhangi bir şeyde ihtilafa düşebilirler. İşte ayetteki tenâza’tüm kelimesi bunu ifade etmektedir.[216] İşte o zaman yapılacak şey, bu ihtilaflı meselenin bir çözüme kavuşturulması için Kuran ve sünnete başvurmaktır ve çözümü bunlarda aramak gerekir. Bunu yapacak olan da hiç şüphesiz İslam düzeninde delil olan bu Kuran ile sünneti anlayan İslam hukukçularıdır. Yani toplumdaki ihtilafları çözüme kavuşturan hakemlerdir. Burada şey kelimesi belirsiz olarak geldiği için her türlü anlaşmazlıklar demek olur. Şu halde ne tür ve ne konu olursa olsun her çeşit anlaşmazlıklar İslam toplumunda hakemler yoluyla halledilir. Ayete göre böyle yapmak Müslümanlar için daha hayırlı ve netice itibariyle daha güzeldir.

Emr kelimesi aynı zamanda fiil ve iş manasına da geldiğinden[217] burada hükümet edenlerin ve başkanların yürütmeye ve yaptırıma görevli olduklarını anlayabiliriz. Yukarıda da geçtiği üzere İslam’da hükümetler, hakemlerin kararlarını ve icma ile ortaya konan hüküm, kanun ve kuralları icra ederler.

Bu ayet, İslam hukukçularının İslam geleneğinde delil kitap, sünnet, icma ve kıyas olmak üzere dörttür, diye verdikleri hükmü içersine almaktadır. “Allah’a itaat ediniz ve Resule itaat ediniz” ifadesi, kitap ve sünnete delalet eder. “Ülü’l-emre itaat edin” ibaresi de icmaya delalet eder. Çünkü burada emir sahibine yani başkana itaat emredilmektedir. Verilen emirler ise onun doğru olmasını gerektirir. Doğru, mutlak hayır, iyi ve faydalı şeyler de ancak icmalarla bilinip belli olur ve ortaya konur.[218] Onun için kötü, zararlı ve yanlış bir şey emredilmez. İyi veya kötü olduğu belli olmayan ve bir noktada ihtilaflı olan şeyler de emredilmez. Bir tek kişinin hata etme ihtimali olduğundan, böyle birey görüşünü emretmekle hem yanlış ve hem de doğru olan şey emredilmiş olur ki, bu da hiç şüphesiz muhaldir. Öyleyse başkanlar ancak icmaları emrederler. Halka da bu başkanların verdikleri bu emirlere uymak düşer.[219]    

Bir ihtilafa ve görüş ayrılığına düşüldüğü zaman haklarında Kitap ve Sünnet’te nass: açık ve özel bir delil bulunmayan meselelerin çözüm şekli, bunları Kuran ve Sünnete arz etmekten ibarettir. Bunu yapmak için de önce illet ve sebepleri bulup sonra bunları benzer olan olaylarla mukayese etmekten başka bir yol yoktur. İşte bu da dördünce delil olan kıyastan başka bir şey değildir.[220]  

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

                1- İslam devlet düzenine itaat emek gereklidir.

2- Devlet düzenine toplum olarak itaat edilir.

3- Herkes yanında bulunan insanı devlete itaat ettirmekle yetkili ve görevlidir.

4- Devlet düzenine itaat kanunlara itaat etmek suretiyle olur.

5- Müslümanlar hükümetin emirlerine uyarlar.

6- Hükümeti devlet başkanı temsil eder.

7- İslam’da devlet başkanı peygamber’in halefidir.

8- Emir sahipleri, silsile olarak küçükten büyüğe olan yerleşim birimlerinin başkanlarıdır.

9- Her toplumun başkanı kendi içinden seçilir.

10- Şahsiyeti-kişiliği olan her toplum, başkanını kendisi seçer.

11- Kamu görevlerinden biri olan her bir iş, bir yetkiliye tevdi edilir.

12- Başkanların yapacağı işler, vereceği emirler ve yapacağı komuta bellidir.

13- Başkanlar, emirler ve amirler, kendilerine tevdi edilmiş bulunan belli işleri yaparlar.

14- Başkanlar, yeni başka bir iş ve görev için mensubu olduğu kendi toplumundan veya daha üst bir başkandan yetki almak zorundadırlar.   

15- Her türlü anlaşmazlıklar hakemler yolu ile çözümlenir.

16- Hakemlerin vermiş oldukları kararları hükümetler icra ederler.

17- Hükümetler, icma yoluyla tespit edilen hususları emredip uygularlar.

18- Halk arasında, halk ile hükümetler arasında ve hükümet edenlerin kendi aralarında çıkacak her türlü ihtilaflar ve görüş ayrılıkları, hukukçulara (hakemlere) başvurmak suretiyle bir çözüme kavuşturulur.

19- Başkanlar ancak icmaları emredebilirler.

20- Allah’a ve ahiret gününe iman eden müminler ihtilafları hakemler yolu ile ve başkanlarını dinlerler.

21- Bütün iyilik, hakemlerin kararlarına uymak ve onları uygulamaya koymaktır.

22- Meydana gelen ihtilaflarda hakemlere başvurmak netice itibariyle en güzel bir çözüm yoludur.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 65

“Hayır, Rabbi’ne and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.” 

Bu ayet, daha önceki ayetlerle son derece ilgilidir.[221] Buna göre anlaşmazlıklarda Hz. Peygamber (başkan) hakem tayin edilecek ve onun vereceği hüküm memnuniyetle kabul edilecektir. Hz. Peygamber’in verdiği bir hüküm ve karara rıza göstermeyen kişi mümin değildir.[222] Çünkü onun vermiş olduğu bir hüküm ve karara razı olmak bir vecibedir.    

Şecer: Gövdesi bulunan ağaca şecer, denir.[223] İhtilafa düşen ve aralarında fikir ayrılığı bulunan kimselerin fikirleri ağaçla vurmaktan alınarak, görüş ve fikir ayrılığına müşâcere denilmiştir.[224]

İşte aralarında birbirine girmiş karışık ve çözümlenmesi zor ihtilaf çıkmış bulunan kimselerin, halledilmesi için bunları başka arz etmeleri gerekir. Bu aynı zamanda Müslüman olmanın bir şiarıdır.

Bu ayet ihtilaflı meselelerin başkana götürüleceğine işaret etmektedir. Her türlü ihtilafın hakemler yolu ile halledilmesi esas olduğuna göre burada başkanın görevi herhalde verilen kararları onaylamaktan ibaret olsa gerektir. Bugünkü bakanlıkların kendi personeline veya bakanlık alanında tatbik edilmek için tüzük ve yönetmelik çıkarma yetkisi bulunduğu gibi başkanlar da bazı talimatlar koyabilirler ve hükümleri uygulayabilirler.[225]

Hz. Peygamber Devlet başkanı olarak Muaz’ı Yemen’e, Attab b. Esid’i de Mekke’ye hakem tayin etmişti. Böylece hakem tayin etme işi başkanlığın zaruri bir neticesi olmaktadır.[226]

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Kaza işlerinde son merci devlet başkanıdır.

2- Herkes kendi başkanının verdiği karara uymak zorundadır.

3- Kaza işlerinde başvurulacak olan devlet başkanı bazı usul ve uygulamalar hususunda tavsiye kabilinden genel talimatlar çıkarabilir.

4- Verilmiş (ve başkan tarafından onaylanmış bulunan) kararlara itiraz edilemez.

5- Verilmiş (ve başkan tarafından onaylanmış) bulunan kararlar tenkit edilemez.

6- Verilmiş (ve başkan tarafından onaylanmış) bulunan kararlara karşı gelinmez.

7- Devlet başkanının mahkemeye değiştirip yenileme hakkı vardır.

8-Başkanın yenilediği mahkemeler yeni tayin edilmiş olan hakemler tarafından yürütülür.

 

Nisa Suresi 4/Ayet: 80

“Kim peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse biz seni onlara muhafız olarak göndermedik.”

Nisa Suresinin 59. ayetinin ışığı altında düşünüldüğü zaman bu ayet, başka ve toplum arasındaki meselelere işaret etmiş olur. Her toplum kendi başkanına itaat eder. Başkan da itaat edenlere karşı koruma ve kollama görevini yerine getirir. Devletin asıl görevi bireylerin can ve mal güvenliklerini sağlamaktır.[227]

 

                Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Başkanlar herhangi bir konuda toplum adına emir verebilirler.

2- Başkana itaat topluma itaat demektir. Başkana karşı gelmek topluma karşı gelmek demek olur.

3- Başkana itaat etmeyen kimselerin toplum içersindeki hakları devlet tarafından korunmaz.

4- Başkanlar kendilerine itaat etmeyen kimselere her hangi bir baskı yapamaz ve bir zorlamada bulunamazlar. Sadece itaat etmeyenlerin toplum içindeki hakları korunmaz.

5- Devletin asıl vazifesi bireylerin can ve mal güvenliklerini sağlamaktır.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 85

“Kim güzel bir yardımda bulunursa ona o yardımdan bir hisse vardır. Kim de kötü bir yardım ve tavassutta bulunursa ona da bundan bir hisse vardır.”

Şef’un : Bu kelime isim olarak çift manasına gelir.[228] Mastar olarak ise bir şeyi misline katlamak, çift yapmak demektir.[229] Şefaat de her hangi bir işte bir kimseye katılarak yardımcı olmak veya yardım istemektir.[230]

Hasan, Mücahid, Kelbi, ve İbn Zeyd gibi zatlar ayetteki şefâat’ten maksat insanların birbirlerine yardımcı olmalarıdır. Yardım edilmesi din açısından caiz olan yerlerde yardım etmek hasen şefaattir. Yardım edilmesi dinen caiz görülmeyen yerlerde yardım etmek ise şefaat-i seyyie olur, demişlerdir.[231]

Ayetteki şefaat kelimesinin belirsiz olmasından ve hasene kelimesi ile takyid edilmesinden anlaşılacağı üzere buradaki yardım her şey ve her yer için düşünülebilir. Vekâlet, kefalet, fuzuli tasarruf, velayet, vesayet… ve komisyonculuk gibi konularda iş hasene: meşru olmak şartıyla yardım edilebilir. Burada men kelimesinin de genel manasına olmasıyla bu yardımı herkesin yapabileceği anlaşılır.

Nasîb : Daha önce de geçtiği üzere[232] bu kelime hisse ve pay anlamlarına gelir. Kim bir iyilik yaparsa yaptığı bu iyilikten bir hisse alır. Buradaki nasib kelimesinin belirsiz olarak gelmesiyle alınacak mesela ücretin miktarının anlaşmaya bağlı olduğu, “ondan olan nasib” yani hisse denildiği için de ücretin yapılan iş cinsinden olduğu anlaşılır. Ancak evlenmede yapılan aracılık gibi ortaklık kabul etmeyen iyi işlerde aynı cinsten ücret almak mümkün değildir.

Üretici ile tüketici, alıcı ile satıcı, işçi ile işveren arasında aracı olmak da güzel bir yardımdır. Alış-verişte başkasına ücret ile çalışan kimseye simsar-komisyoncu adı verilir.[233]

Bu ayetin kapsamı içersine giren komisyonculuk hakkında Hz. Peygamber’in açıklayıcı hadisleri vardır. İbn Sirin, Ata, İbrahim ve Hasen gibi zatlar, simsarın ücret almasında bir sakınca görmezler. İbn Abbas, “Şu elbiseyi sat, şu veya bu fiyattan fazlasına satarsan o fazlalık senin olsun demekte bir sakınca yoktur der. Hz. Peygamber de “Müslümanlar anlaştıkları şartlarına göre hareket ederler.”, buyurmuştur.[234] Böylece aracı yaptığı hizmetten dolayı bir yüzde almaya hak kazanmış olur.

Komisyoncu ve simsar ile aracı arasında fark vardır. Bugün ekonomik bir tabir olarak aracı kelimesi üretici ile tüketici arasındaki kademelerde bağlantı kuran piyasa ajanı hakkında kullanılmaktadır.[235] Bu sebeple aracı denilince ister toptancı ve isterse perakendeci olsun bütün tüccarlar hatıra gelir. Komisyoncu ise satıcı ile alıcı arasındaki aracı, yani simsardır. Simsar alış-veriş muamelesini kolaylaştırmak için alıcı ile satıcı arasında aracılık yapan kimsedir.[236]

Komisyoncunun bir ücrete hak edebilmesi için emeğin hasen: meşru bir yerde harcanmış olması gerekir.

Kifl : İyi işlerde aracı olanlar için nasîb kelimesi kullanıldığı halde kötü işlerde yardımcı olanlar için burada kifl kelimesi kullanılmıştır. Kifl, çiftte kullanılan öküzün boyunduruğu altına öküzün boynu sıkılmamak için konulan paçavraya, devenin kopmuş tüylerinin yerine biten yeni tüye denir. Pay ve hisse anlamına da gelir.[237] Kötü işlerde bireyin ve/ veya toplumun hukukuna dokunulmuş olacağından düşen bu tüyün yerine başka bir tüyün bitmesi gibi, bu hukukun tazmin edilmesi gerekir. Bu sebeple kötü işlerde aracı olanlar sorumluluğu üzerlerinden atamazlar.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Komisyonculuk yani simsarlık yapmak meşrudur.

2- Komisyoncu, yaptığı işten dolayı bir ücret alabilir.

3- Alış-verişte başkasına ücretle çalışan kimseye komisyoncu denir.

4- Alıcı ile satıcı arasında yardımcı olarak çalışan ve yüzde alan aracıya komisyoncu adı verilir.

5- Verilecek bir komisyon ücreti, taraflar arasında serbest olarak tespit edilir.

6- Meşru olan tasarruflar herkes için meşrudur.

7- Vekâlet, kefalet, fuzuli tasarruf, risalet yani elçilik, velayet ve vesayet gibi tasarruflar, herkes için meşrudur.

8- Velayet, vekâlet, kefalet ve vesayet tasarrufları mutlak olarak meşru olup meşru olan her şeyde aracılık yapılabilir.

9- Bir ücret ve paya hak edebilmek için hizmetin meşru bir yerde harcanmış olması şarttır.

10- Vekâlet, kefalet, velayet, vesayet ve komisyonculuk gibi iyi işlerde yapılan yardım için alınacak ücret taraflar arasında serbest bir şekilde tespit edilir ve bu hususta bir tarife yapılmaz.       

11- Gayri meşru olan işlerde yapılmış olan yardım, bir nasip (hak ve alacak) doğurmaz.

12- Hangi konuda yardım yapılıyorsa bunun bedeli olan ücret de o cinsten olur. Evlenmede aracı olma gibi ortaklık kabul etmeyen iyi işler için ücretin aynı cinsten alınması mümkün değildir. Bu husus ayette meskutün anhtir.

13- Kim olursa olsun, kötü işler için aracı olanlar yaptıkları işten dolayı sorumlu olurlar.

14- Kötülüğe aracı olanların sorumluluğu üzerinden atacak her hangi bir akit yapmaları batıldır, hükümsüzdür.  

 

 Nisa Suresi4/ Ayet: 92

      “... Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, bir mümin köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mümin olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mümin bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mümin bir köle azad etmek gerekir.

Bu ayette kaza ile adam öldürmenin cezası zikredilmektedir ki, bu da bir köle azat etmek ve diyet vermektir. Bu konuda Elmalılı şunları söylemektedir: “Köle azat etmek, Allah’ın hakkı olarak bir kefaret, diyet de kulun hakkı olarak bir tazminattır. Bir müminin öldürülmesine bu suretle biri Allah’ın hakkı, diğeri de kulun hakkı olmak üzere iki hak taalluk eder.[238]

İnsan hayatının birisi bireysel, diğeri de toplumsal olmak üzere iki yönü bulunmaktadır. Toplum denilen kurum bireylerden meydana gelir. Bu sebeple devlet ve toplumun bireyin hayatını teminat altına alması gerekir. Toplumun varlığı bireyin hayatına bağlı olduğundan birey adeta toplum için yaşamaktadır. Bu sebeple bir birey öldürüldüğü zaman toplumun bu hakkı tazmin edilmelidir. Hürriyet de bir hayattır. Devlet, vatandaşlarının hürriyetini korumak, onları başkalarının saldırısına karşı savunmak ve esir olmaktan kurtarmak zorundadır. Bu sebeple esiri (köleyi) hürriyetine kavuşturmak da Allah’ın, ammenin kamunun hakkıdır. İşte kaybolan bir toplum hakkı, yine bir toplum hakkı olan hür olarak yaşamak ve hürriyete kavuşmak ile tazmin edilmektedir.

Diğer yönden birey, toplum hayatından faydalanmaktadır ve o yaşama hakkına sahiptir. Hata ve yanlışlıkla olsa da bu hak kimsenin elinden alınamaz. Alındığı için de hiçbir hak heder edilemeyeceği için buna karşı bir tazminat olmak üzere ölünün yerini tutarak malından faydalanacak olan varislerine bir diyet verilmesi de bir birey hakkıdır.[239]

Diyet, can bedeli olarak ödenen malın adıdır.[240] Ebu Hanife’ye göre deve, altın ve gümüş olmak üzere, üç çeşit maldan verilir. Ebu Yusuf ile Muhammed’e göre ise diyet, altı çeşit maldan verilir. Deve, altın, gümüş, sığır, koyun ve elbise.[241] 4 () Hata ile öldürülen bir müminin diyetinin yüz deve olduğu hakkında Hz. Peygamberden nakledilmiş hadisler vardır.

Rasulullah (sav) buyurdular ki: "Kim hataen öldürülürse, diyeti yüz devedir; bunlardan otuzu bintü mehaz (iki yaşına girmiş dişi deve), otuzu bintü lebün (üç yaşına girmiş dişi deve), otuzu hıkka (dört yaşına girmiş dişi deve), on tane de ibnu lebundur (üç yaşına girmiş erkek deve)." (Tirmizi'nin rivayetinde şöyle denir: "Kim taammüden (kasıtla) öldürürse, öldürülenin velilerine teslim edilir, dilerlerse öldürürler, dilerlerse diyet alırlar. Bu 30 hıkka (dört yaşına giren dişi deve): 30 cezea (beş yaşına girmiş dişi deve); 40 aded halife (hamile deve) dir. Ayrıca ne üzerine sulh yaptıysalar bu da onlarındır, Bu, diyetin şiddetini artırmaktır."[242]

Diyeti katilin akilesi öder. Eğer onun akilesi yoksa beyt-ül malden ödeneceği hakkında  bir hadis vardır.[243] 6 () Hanefi hukukçularına göre akilenin tasnifi şudur: Akile, bir şahsın mensup olduğu ehl-i divandır veya onun asabesiyle aşiretidir veya Beyt-ül maldir ya da azad edilmiş bir şahsın mevlasıdır.[244]

Ayette “teslim edilmiş bir diyet” derken müsellemetün kelimesi ism-i meful kalıbında getirilmekle asıl fail belli olmadığından diyeti kimin vereceği açıkça belirtilmemiştir. Yukarıda da söylediğimiz gibi bu husus hadislerle tespit edilmiştir. Aslında diyeti sosyal hayatta birbirine bir bağla bağlanmış olan insanlar topluluğu öder. Zaten akl bağlamak, tutmak demektir. Hz. Peygamber zamanından Hz. Ömer devrine kadar bu topluluk, katilin kabilesi veya aşireti şeklinde anlaşılıyordu.[245] Daha önce de geçtiği üzere[246]  kabile ve aşiret terimlerini bucak ve mahalle olarak anlayıp açıklamak mümkündür.

Hz. Ömer devrinde ise Hz. Peygamber’in akrabalarından başlamak üzere savaşa katılan bütün askerlerin adları divan d i v a n adı verilen bir deftere yazıldı.[247] Bu akile kurumuna mensup insanları yazma işinde akrabalık ve kabile esas alındığı için Hz. Ömer devrinde akile kabul edilen bu ehl-i divan ile Hz. Peygamber zamanında uygulanan kabile arasında fazla bir fark olmasa gerektir.

Diyeti alan da veren de bir topluluk olduğu için bir mali tazminatın suçlunun dışına, akrabalarına veya iş ortaklarına ya da memur arkadaşlarına varıncaya kadar taşması kişiyi toplum içersinde murakabe ve kontrol altına alır; hakkı yenenlerin zararını telafi ederek tam bir yardımlaşma ve dayanışmayı sağlar.[248] Diyeti katil değil de akilenin ödemesinin faydalarından birisi de taraflar arasındaki kin ve düşmanlığın son bulması ve böylece ülfet ve barış döneminin başlamış olmasıdır.[249]

Her nimet bir külfet karşılıdır, esasına dayanarak[250] esasına dayanarak, diyeti alan kimseler aynı zamanda onu ödemek durumundadırlar diyecek olursak diyet varisler arasında da alınır verilir, diyebiliriz.

Ebu Hanife ve arkadaşlarına göre diyet hüküm verildiği günden itibaren üç yıl içinde ödenir ve her birey başına üç veya dört dirhem düşecek şekilde dağıtılır. Daha fazla düşerse, nesep bakımından en yakın kabilelerden akile grubuna bireyler dâhil edilir.[251]

Ayetin sonunda “… bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir”, buyrulmaktadır. Burada bağışlamadan s a d a k a  diye bahsedilmesi varisleri bu mali tazminattan vazgeçmeyi teşvik etmektedir. Çünkü sadaka birçok fazilete sahip bulunan bir çeşit yardımdır. [252]

 

  Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

            1- Can bedeli olarak ödenen mala diyet adı verilir.

            2- Hata ve kaza ile bir adam öldürmenin cezası, mümin bir köleyi azad etmek ve ölenin varislerine mali tazminat (diyet) ödemektir.

3- Yaşamak ve toplum hayatından faydalanmak hakkına sahip olan bir bireyin hata ile öldürülmesiyle onun elinden alınan hakları yüz deve veya iki bin koyun civarında bir mali değerle tazmin edilir.

4- Kazazede diyebileceğimiz ölünün varislerinin mali tazminatını (diyetini) suçlunun akilesi öder.  

5- Akile sıra ile mahalle, bucak, aynı yerde yaşayarak aynı maaşı alan kimseler veya hazinedir, diyebiliriz.

6- Diyetin ödenmesinde akile prensibinin getirilip uygulanması toplumda murakabe, dayanışma, yardımlaşma ve heder olan hakları tazmin etme gibi, iyi davranışlara sebep olur.

7- Akilenin ödeyemediği bir tazminat devlet hazinesinden ödenir.

8- Diyeti bağışlamak da caizdir.

9- Diyetin bağışlanması hususunda bütün varislerin (akilenin) ittifakı gerekir.

10- Diyetin bağışlanması sadaka vermek kadar iyi bir davranıştır.

11- Diyet borçları en fazla üç yıl içersinde ödenmelidir.

12- Diyet akile bireylerinden her birine en çok iki koyunun değeri düşecek kadar taksim edilir. 

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 94

“Ey müminler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden ayırt etmek için iyice araştırın. Size İslâm selâmı veren kimseye, -dünya hayatının geçici nimet ve menfaatine göz dikerek - sen mümin değilsin, demeyin…”

Bu ayet savaş hakkında bir takım esaslar getirmektedir. İslam hukuku kitaplarında savaştan, harb, cihad, mağazi veya siyer diye bahsedilmektedir.[253] Mesela savaş (cihad) şöyle tarif edilir. Allah yolunda can, mal, dil ve bunlardan başkasıyla savaşta kudret ve varlığın harcanmasıdır.[254]

Kendilerine İslam daveti ulaşmamış bulunan kimselere savaş açmak helal değildir.[255] Cihaddan maksat İslam’a davet ile birlikte Allah’ın kelimesini i’la ve hükümranlığını sağlamaktır. Savaş ancak bunlar için yapılır. Yoksa gösteriş için, şöhret, dünyalık için, mal-masat ve ganimet için savaşanların cihad yapmadıklarını, bunların, Allah’ın yolunda olmadığını söyleyen Hz. Peygamber, “Allah’ın kelimesinin i’lası için savaş yapanın Allah yolunda olduğunu bildirir.”[256]  O sebeple ganimet için savaş yapılmaz.[257]

İslam savaş hukukuna göre cihad, bazı hallerde farz-ı ayn olur. Seferberlik halinde bütün Müslümanların, devlet tarafından yapılan cihad davetine katılmaları vaciptir. Müslümanların vatanına düşman tecavüz ettiği zaman ve böylece Müslümanları esirlikten kurtarmak gerektiğinde cihad vacip olur. Bunun dışında ise cihad farz-ı kifayedir.[258]

Ayette selam vererek teslim olan veya İslam’a girdiğini bildiren kimselere karşı ganimet almak için savaş sürdürülmeyeceği açıklanmaktadır. Müslüman olmak şart değildir. Teslim olup da anlaşma yapmak isteyen kimselere karşı da savaş kesilerek anlaşma yapılır. Ancak anlaşmayı karşı taraf bozarsa barışı devam ettirmek anlamsız olur.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Ganimet için savaş yapılmaz.

2- Savaş, Allah yolunda can, mal, dil ve bunlardan başkasıyla savaşta kudret ve varlığın harcanmasıdır.

3- Barış isteyenlere karşı savaş sürdürülmez.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 95

“Bir mazeretleri olmaksızın mücadeleden kaçınan müminler ile Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla çaba gösterenler bir olamaz: Allah, mallarıyla ve canlarıyla üstün çaba gösterenleri mücadeleden kaçınanlardan daha üstün bir mertebeye yüceltmiştir.”

Zarar: Daha önce geçtiği üzere[259] bu kelimenin anlamı bir şeye dâhil olan eksiklik demektir ki, hastalık veya körlük ve topallık gibi bir sakatlıktır. Böylece “gayr-i üli’d darar” dertli ve sakat olmayan, salim ve kadir olan demektir.[260] Sağ ve salim olduktan sonra savaşa katılmanın zarureti, sakat ve özürlü olanların ise mazur sayılabileceği ortaya çıkar. Ancak hiçbir mazereti olmadığı halde savaşa katılmayıp evinde oturanlardan bahsedildiği için, burada zorla savaşa götürme esasının olmadığı anlaşılabilir.

Emvâlihim : (Kendi malları ile) savaştıkları söylendiği için de her birliğin ikmalini kendisinin yapacağı, Mücahid kelimesinin akıllı çoğul kalıbında gelmesiyle savaşçıların teşkilatlanmış bir birlik halinde olacakları, evvâlihim ve enfüsihim (malları ve canları ile) denilmekle de savaşa mal ve canla katılacağı gibi esaslar anlaşılmaktadır.  

Ayette savaşa katılan kişilerle hiçbir mazereti bulunmadığı halde katılmayan kimselerin bir olmadıkları açıkça zikredilmiştir. Hiç şüphesiz kendileri ile birlikte yanında atını ve başka savaş aletlerini de getirenler getirmeyenlerle bir tutulamaz. Nitekim ganimetlerden atlı olanlara iki, yaya olanlara ise bir hisse verilir.[261] Bizzat savaşa katılmayıp fakat doktorluk gibi geri hizmetlerde bulunanlar da aynı savaşçı gibi ganimetten hisselerini alırlar.[262]

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Savaşa bizzat katılanlarla katılmayanlar bir tutulmaz.

2- Savaşa katılanlar ganimetlerden hisselerini alırlar; katılmayanlar ise bir şey alamazlar.

3- Savaşa bizzat katılmayıp fakat geri hizmette bulunanlar da ganimetlerden hisselerini alırlar.

4- Her birlik savaş ikmalini kendisi yapar.

5- Savaşçılar birlikler halinde teşkilatlanırlar.

6- Savaşa bedenen katılanlar ganimetten hisselerini aldıkları gibi yanlarında at ve binek gibi alet ve edevatla katılanlar ayrıca bunların hisselerini de alırlar.

7- Hasta, kör, topal gibi sakat olanların bu vasıfları savaşa katılmamak için bir mazeret sayılırlar.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 97

“Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)” Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” derler. Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!” derler.”

Müfessirlerin açıklamalarına göre bu ayet, bir yerde dinini yaşamaya imkân bulamayan bir adamın oradan hicret etmesi vacip olduğuna delalet eder.[263]

Hasen’den gelen bir habere dayanarak[264] melekler ile yapılan bu konuşmaların ahirette olacağını söylemek mümkündür. Bu sebeple de meleklerin “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi?” sözünden yeryüzünün hiçbir zaman dolmayacağı, genişliğini koruyacağı anlaşılabilir.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Gerektiğinde İslamiyet’i yaşamak için başka yerlere göç etmek vacip olur.

2- Yeryüzü hiçbir zaman tamamen dolmayacaktır.

3- Yeryüzü her zaman genişliğini koruyacaktır.

4- İnsanlar istedikleri bir düzeni, İslamiyet’i yaşamak için bir yere hicret etmek istediklerinde her zaman yeryüzünde gidecek bir yer bulabileceklerdir.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 100 

“Her kim Allah yolunda hicret ederse, o, yeryüzünde birçok değişiklik (veya gidecek çok yer) ve bolluk-bereket bulur.”

Murâğam : Gidecek yer, koşacak yer demektir.[265] Rağm, sevmek ve hoşlanmaktan ibarettir.[266] Türkçede kullandığımız rağmen kelimesi de her halde buradan gelse gerektir. Bazıları bu kelimeye değişiklik manası da vermişlerdir.[267]

Seaten : Bu kelime de burada bolluk, yiyecek ve içeceğin çok olması anlamına gelir.[268] Hicret ise bir yerden bir yere nakletmek, göçmek demektir.[269]

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Bir yerden bir yere göçmeye hicret denir.

2- Hicret yani bir yerden başka bir yere göçmek bolluk ve zenginliğe sebep olur.

3- Hicret denildiği zaman birçok değişiklikler meydana gelir.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 111

“Kim günah işlerse o, bunu ancak kendi aleyhine yapmış olur. Allah bilendir, Hakim'dir.”

Bu ayette suç ve cezanın faili ile ilgili olduğu ve bu suretle onun başkalarına yükletilmeyeceği anlatılmaktadır. Dünya ve ahirette suç ve günahların cezalarını ancak onları işleyen failleri çeker.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Herhangi bir suçun cezası ancak failine raci olur. Bu konuda başkası sorumlu tutulamaz.

2- Ahirette görülecek günahların cezaları da ancak faillerini ilgilendirir.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 114

“Onların gizli konuşmalarının-fısıldamalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka vermeyi veya bir iyilik yapmayı ya da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (in fısıldaması) müstesna olur…”

Necvâ : Aslında necv, bir şeyden ayrılmak demektir. Çevresinden ayrıldığı veya sel altında kalmaktan kurtulduğu için yüksek tepelere en-necvetü, en-necâtü adı verilir.[270] Necvâ da fısıldamak, gizli konuşmak demektir.[271] İnsanlardan ayrılıp gizli toplantılar yapmaya da necvâ diyebiliriz.

Ayette gizli konuşmaların hayırlı olmadığı söylenip anlatılmaktadır. Gizli toplantılar belki faydadan çok zarar getirir. Ancak icap ettiği zaman gizli toplantı ve konuşmalar da yapılabilir. Mesela sadaka vermek fakirleri tespit etmek, her hangi bir ikaz ve uyarıda bulunmak, iki tarafı anlaştırmak, alıcı ile satıcı, işçi ile işveren ve kiracı ile mal sahibinin aralarını bulmak gibi, anlaşmazlıkları uzlaştırmak gizli olarak yapılabilir.

Kaynak tefsirlerde ayetin bu üç esasından maddi ve manevi yardım etmek, sadaka vermek, nasihat etmek; başkalarına fayda sağlamak, zararı defetmek; karz-ı hasen olarak ödünç para vermek, mazluma yardımcı olmak gibi manalar anlaşıldığı açıklanmaktadır.[272]

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Gizli toplantılar ve konuşmalara yapmak iyi değildir.

2- Bireyin ve toplumun faydasına olan bazı hususlar gizli olarak çözümlenebilir.

3- Fakir ve yoksulları tespit edip onlara yardım etmek, gizli toplantılarda yapılabilir.  

4- Herhangi bir şahsı veya grubu bir uyarıda bulunma işi gizli olarak yapılabilir.

5- İki kişi veya iki tarafın arasını bulmak ve çıkan anlaşmazlığı uzlaştırmak için gizli oturumlar yapılabilir.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 115

“Her kim de, kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra, Peygambere aykırı harekette bulunur ve müminlerin yolundan başkasına uyar giderse, onu döndüğü sapıklıkta bırakırız. Âhirette de kendisini cehenneme koyarız ki, o, ne kötü bir dönüş yeridir.”

 

 

Bu ayette başkana ve icmaya uymamanın cezasından bahsedilmektedir. İmam Şafii’ye Kuran’da icmaya delalet eden ayet hangisidir diye sordukları zaman şöyle cevap vermiştir. Kuran-ı Kerimi üç yüz defa okudum; icmaya bu ayetten daha fazla delalet eden başka bir ayet görmedim.[273]

Allah’a, Resulüne ve ülü’l-emre (yani başkana) itaat etmek, müminlerin yoludur. Allah’ın elçisine ve başkana muhalefet etmek, müminlerin yoluna uymamak demek olduğu gibi, müminlerin yolundan gitmemek de Resule ve başkana muhalefet etmek demek olur. İşte bundan ötürü icmaya, Resule ve başkana itaat etmek vaciptir.[274] Daha önce de geçtiği üzere başkanın ancak meşru olan emirlerine uyulur, yoksa onun gayri meşru emirlerine itaat etmek yoktur. 

 Buradaki resul kelimesini ülü’l-emr manasından anladığımız zaman başka uymak ile icmaya uymanın gerekliliği ve bunun aynı derecede olduğu, atıf harfinin yardımı ile düşünülebilir. Buradan da başkanın emir ve yetkilerinin icma ile tespit edileceğini ve başkanın, ancak icma edilen hususları emredebileceğini bir esas olarak çıkarabiliriz. 

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Başkanın meşru emirlerine itaat edilir.

2- Başkana muhalefet edilmez.

3- Başkanın meşru emirlerine mutlak itaat gerekir. Onun için başkanı dinlemek vaciptir.

4- Başkanın emir ve yetkileri icma usulü ile tespit edilir.

5- Başkanlar ancak icmaları emredebilirler.

6- İcma, doğru ve hidayeti açık olarak ortaya koyan bir vasıtadır. 

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 119

“…Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler…”

Şeytan, Allah’a karşı diyor ki, insanlara emredeceğim; Allah’ın yarattığı değiştirecektir. Buradan anlaşıldığına göre her bir varlığın bir yaratılış gayesi vardır. Bir malı ve varlığı yaratılış gayesine uygun olarak kullanmak, tabiata uymaktır. Yaratılış gayesinin dışında kullanmak ise hilkati ve tabiatı değiştirmek ve bozgunculuk yapmaktır.

Halk : Daha önce geçtiği üzere[275] bu kelime, şekillendirmek, biçim vermek, planlamak anlamlarına gelir. Her varlığın var oluş gayesi, çalışması ve kullanılması şeriatta belirlenip takdir edilmiştir. İnsanın her hangi bir uzvundan güneşe kadar her yaratık belli bir şey içindir, belli bir vazifesi vardır. Güneş tapınmak için değil, ısı ve ışığından faydalanmak için yaratılmıştır. Tenasül azaları da canlı varlıkların üreyip çoğalması için var edilmişlerdir.

Tağyîr : Bir nesneyi evvelki suretinden değiştirip bozmak demektir.[276] Bir şeyin şeklini, yerini ve kendisini değiştirmek, bu kelime ile ifade edilir. Bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, tebdil etmek manasına gelir. Mesela midenin esas görevi olan gıda maddelerini eritmek ve faydalı hale çevirmek yerine, bu uzvun içersine zararlı maddeler koyduğumuz zaman onun vazifesinde değişiklik yapmış oluruz.

Tefsirlerde varlığın sıfatını, şeklini ve tabiatını değiştirmek ve bozmak sadedinde güneşe tapmak, hayvanları enemek, insanları iğdiş yapmak, kadın yerine erkekleri kullanmak sakal ve bıyıkları yolmak, dövme yaptırmak genç görünmek için dişleri biçki ağzı gibi sivriltip keskin yapmak ve kadınların sürtmesinden bahsedilmektedir. [277] 

Livata, oğlancılık, zina ve karıya ters yönden yaklaşma bu ayetin kapsamına girdiği gibi, mide, nefes borusu, ciğerler ve bütün azaları yerinde kullanmamak da ayetin kavramı içersine girebilir. Bu sebeple sığara içmek ve içki kullanmak da bu azaları yerinde ve vazifelerinde kullanmamak olur.

Toprak, mallar, hayvanlar ve her türlü ihtiyaç maddelerinin de yerli yerinde kullanılması gerekir.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Her şey yerinde kullanılmalıdır.

2- Bütün mallar, yerli yerinde harcanmalıdırlar.

3- Bütün vücudun uzuvları yaratılış gayelerinin dışında kullanılmamalıdırlar.

4- Malları yerinde kullanmamak demek olan israf haramdır.

5- Zamanı ve vakti yerinde harcanıp kullanmamak (lehviyyat) haramdır.

6- Livata oğlancılık (gaycılık) haramdır. 

7- Rakı ve şarap fabrikası kurmak haramdır.

8- Genelev açmak haram ve yasaktır.

9- Kadının sürtüklük yapması haramdır.

10- Kadının kadınla evlenmesi haramdır.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 124

“Erkek veya kadın kim mümin olarak güzel işlerde bulunursa işte onlar, cennete girerler…”

Bu ayet yapılan işlerde niyet ve kastın şart olduğuna delalet eder.[278] Hz. Peygamber de bir hadislerinde bütün amellerin niyetlere göre değerlendirileceğini haber vermiştir.[279] Şârih Ayni bu hadisin açıklamasında bütün işlerin ancak niyet ve kasıtla değerlendirileceğini açıklamaktadır.[280] Cennete girmek imanla işlenen bir amelin ücretidir. Bu ayet, iyi işlerde erkekle kadınların farklı olmayıp herkesin, yaptığı iş kadar karşılık alacağına delalet eder.[281]

Öyleyse bir şeye hak edebilmek için o işi o maksatla yapmak gerekir. Kişinin niyet ve kastının bulunmasıyla işin meşruluğunu da kabul ettiği ortaya çıkar. Zaten bu ayet kâfirlerin yaptığı iyi işlerin kendilerine fayda vereceği düşüncesini de ortadan kaldırmaktadır.[282]

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Ameller-eylemler niyet ve kasıtlara göre değer kazanır.

2- Kadın ve erkek kim olursa olsun herkes, yaptığı iyi bir işin ücretini fark gözetilmeksizin alır.

3- Bir şeye istihkak ve hak edebilmek için o işi yapmakta kasıt olması şarttır.

4- Bir şeye istihkak ve hak edebilmek için o işin meşruluğunu kabul etmek de şarttır.

5- Kâfirlere inançları olmadığı için yapmış oldukları iyi işler ahirette kendilerine bir fayda vermez.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 29

“Adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız, bari bir tarafa kalben tamamen meyletmeyin ki diğerini askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız…”

Bu ayet iki veya daha fazla karılı olan kimselerin bu hanımları arasında sevgide eşit davranmasa bile söz ve fiillerinde aynı hareketi yapmakla mükellef olduklarını bildirmektedir.[283] İnsanlar çalışıp gayret gösterseler de herkesi eşit sevemezler. Eşit sevmeye güç yetirmeyecekleri için de bununla mükellef tutulmazlar.[284] Çünkü Allah hiçbir kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz.[285] Ancak söz, fiil, hareket ve davranışlarda herkesin hakkını yerine getirmek zorunluluğu vardır. Mesela bir baba evlatlarından birisini diğerlerinden daha fazla sevebilir. Fakat hiçbir zaman ona fiili bir ayrıcalıkta bulunamaz ve fazla miras bırakamaz.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, yakınları akrabaları sevme konusunda elimizden geleni yapacağız, adaleti gerçekleştirmeye çalışacağız. Zahiri de olsa bu hususta bir hata ve kusur işlenmemeye çalışılacaktır. Fakat kişi, yapamayacağı, kadir olamadığı bir şey ile de mükellef tutulmaz.     

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Hukukta adaletli davranmak esastır.

2- Adaletin gereği yerine getirilmelidir.

3- Dış görünüş, söz, hareket ve davranış gibi zahiri sebepler adaletin gerçekleşmesi için yeterli sayılır.

4- İnsan hislerinde (sevgi ve nefret gibi duygularında) adalet yapmakla mükellef tutulmaz.

5- Bir baba, bir evladını diğer çocuklarından daha çok sevebilir; ancak ona daha fazla miras vermez.

6- İnsanlar hislerinin etkisi altında kalarak adaletten ve adil davranmaktan uzak kalamazlar.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 135

“Ey müminler, kendinizin, ana-babanızın ve yakın akrabalarınızın aleyhine olsa bile, adaleti ayakta tutan ve Allah için şahitlik yapan kişiler olunuz. Haklarında şahitlik yaptığınız kimseler ister zengin, ister fakir olsunlar, Allah onlara herkesten daha yakındır…”

Bu ayet ile kamu hukuku ile ilgili olan esaslar getirilmektedir. Mesela insan her hal-ü karda adaleti gözetmeli ve adalete dört elle sarılmalıdır. Şahitlik de en az adalet kadar önemli bir husustur. Şahitlik Allah için yapıldığı zaman toplumun faydasına olur. Bu ayette gerek hüküm verirken, gerekse şahitlik yaparken tam bir tarafsızlık içersinde şahitlik yapmak, komşu, akraba, zengin ve fakirliğin etkisi altında kalarak adaletten asla sapmamak ve adaleti yaşatmak emredilmektedir.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Hukuk karşısında bütün insanlar eşittir.

2- Fakirlik ve zenginlik, yakınlık ve uzaklık hukuk eşitliğini ortadan kaldırmaz.

3- Şahitlik toplumun birey üzerinde olan bir hakkıdır.

4- Akrabalık bağları, makam ve mevki, zenginlik ve fakirlik gibi durumlar, insanları hüküm verirken adaletten uzaklaştırmamalıdır.

5- Kendisinin aleyhine olsa da insan hüküm verirken adil olmalıdır.      

6- Şahitlik yaparken akraba, zengin ve fakirliğin etkisi altında kalarak kişi asla adaletten sapmamalıdır.

7- Hüküm vermek ve şahitlik yapmak kamu görevlerindendir. 

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 150

“Allah'la peygamberlerinin arasını ayırmak isterler ve bazısına inandık, bazısına inanmadık derler…”

Bu ayette geçen Allah ve peygamber kelimelerine ta baştan beri verdiğimiz kamu-toplum-devlet, ülü’l-emr ve hükümet anlamlarını verecek olursak, hükümetsiz bir devletin olmayacağı, devlet ile hükümet arasında bir uyum ve ahengin bulunması gerektiği ve devlet ile hükümetin arasını açmaya çalışmanın yanlış olduğu gibi esaslar ortaya çıkar.

 Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Hükümetsiz bir devlet olmaz.

2- Devletle hükümet arasında bir uyum ve ahenk bulunur.

3- Devletle hükümet arasında bir çelişki ve terslik olmaz.

4- Kötü insanlar devletle hükümet arasını açmaya çalışırlar.

5- Devletle hükümet karşı karşıya getirilemez.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 160–161

“…Kendilerine yasak olduğu halde faizi almaları… sebebiyle onlara helâl kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri kendilerine haram kıldık…”

Bu ayette ehl-i kitap yani zimmîlerden bahsedilmektedir. Faiz biz Müslümanlara haram kılındığı gibi, ehl-i kitaba da haram kılınmıştır. “Kendilerine yasak olduğu halde” ifadesi buna delalet eder. Bir şeyin nehiy edilmesi o şeyin haram ve yasak olduğunu gösterir.[286] Bu sebeple faiz İslam devletinde yaşayan hem Müslümanlara ve hem de gayri Müslimlere yasaklanmış bulunmaktadır.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- İslam devletinde faiz, ehl-i kitaba-zimmîlere de yasaktır.

2- İslam ülkesinde yabancıların faizli banka kurmalarına izin verilemez.

3- Gayri Müslimlere haram ve yasak olan şeyler, onlar İslam devletinde zimmî olarak yaşadıkları zaman da yine aynı şekilde haram ve yasaktır.

 

Nisa Suresi 4/ Ayet: 176

“(Ey Resulüm), babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkında senden fetva (dinin hükmünü) istiyorlar. De ki, Allah, babası ve çocuğu olmayan için size şöyle fetva veriyor: “- Eğer bir kimse ölür de çocuğu bulunmazsa ve geride ana-baba bir veya baba bir olan tek bir kız kardeşi olursa, terekenin yarısı bunundur. Eğer ölen bir kadının geride çocuğu kalmaz da erkek kardeşi bulunursa o, terekenin tamamına vâris olur. Ölenin iki ve daha çok kız kardeşi varsa, bunlara terekenin üçte ikisi vardır. Eğer kardeşler erkekli ve dişili olursa, erkek için iki dişi payı kadar vardır. Şaşırırsınız diye, Allah size, (dininizin hükümlerini) açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

Bu ayetle ilgili olarak Cassas şunları söylemektedir: Sahabiler döneminde kelale ve bu ayet hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Hz. Ömer Hz. Peygamber’den bunun anlamını sorduğu zaman Hz. Peygamber bu ayetin hükmünü açıklama hususunda Hz. Ömer’i görevlendirmiştir, onu vekil tayin etmiştir. Böylece Hz. Peygamber Hz. Ömer’i içtihad etmeye davet etmiş oluyordu. Bu şekilde bu ayette hükümlerde içtihad yoluyla görüş ileri sürmenin caiz olduğu hususuna delalet vardır.[287]

Bu ayet olmadan surenin başındaki 11. ve 12. ayetlerin yardımı ve kıyas yolu ile aynı hükümlere varmak mümkündür. 11. ayette çocukları bulunduğu takdirde ana ve babadan her birinin 1/6 alacağı bildirildikten sonra, ölünün kardeşleri bulunduğu takdirde yine annenin 1/6 alacağı açıklanmaktadır. Yani annenin hissesi, evlatlar varken 1/ 6 olduğu gibi, kardeşlerle birlikte de yine 1/6 olur. Böylece kardeşlerin, evlatlar gibi değerlendirilerek, geri kalan bakiyeyi aldıkları ve bakiyeci yapıldıkları görülür.

12. ayette de kardeşlerin hükümleri 11. den farklı olarak anlatılmaktadır. Bu farklı iki durumu iki ayrı hale uygulayacak olursak, 11. ayet ana-baba bir ve baba bir kardeşleri içersine alır. 12. ayetteki hüküm de anadan kardeşlere aittir, deriz. Çünkü anadan kardeşlerin hissesi bellidir.

Burada ayette ayrıca istiftâ kelimesi de gelmiştir ki, bu kelime kıyas ve içtihada delalet eder.

İstiftâ : Gece ile gündüzden birine fetâ, denir. Yiğit delikanlıya fetâ,  genç kıza da fetât, adı verilir. Fetva ise bir hadisenin-olayın cevabından veya bir hükmü çıkarmadan ya da bir müşkili-zor bir meseleyi halledip açıklamaktan ve takviye etmekten ibarettir.[288] İstiftâ ise fetva istemek demektir.

Böylece Allah bize bu ayetle bütün meselelerin kıyas yolu ile çözümlenebileceğini öğretmiş olmaktadır.

 

Ayetten Çıkan Ekonomik Esaslar:

1- Haklar kıyas yolu ile tespit edilebilir.

2- Bütün meseleler kıyas yoluyla çözümlenir.

3- Hükümleri kıyas ve içtihad yolu ile tespit etmek caizdir.

4- Ana-baba bir veya baba bir kız kardeş, yalnız başına mirasçı olduğu zaman terekenin yarısını alır.

5- Erkek kardeş yalnız başına mirasçı olduğu zaman terekenin tamamına sahip olur.

6- Ölenin iki veya daha fazla kız kardeşi varsa bunlar terekenin üçte ikisine sahip olurlar.

 

7- Eğer kardeşler erkekli dişili varis olurlarsa bir erkek iki kadın hissesi kadar pay alır.



[1] Alusi, IV, 179

[2] Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Türk Yurdu, Sayı, 241, s, 583, Şubat–1955

[3] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, s, 257

[4] Hazım Atıf Kuyucak, İktisat dersleri, s, 691

[5] Sabahaddin Zaim, Modern İktisat ve İslam, s, 13

[6] Hayreddin Karaman, İslam Hukuku, s, 223

[7] Muhammed el-Mübarek, el-Mer’etü beyn-el Fıkhı ve’l Kanun, Takdimi, s, 11

[8] Müfredat, s, 550

[9] Razi, IX, 167

[10] Kamus, I, 650

[11] Müfredat, s, 308

[12] Elmalılı, II, 1573

[13] Müfredat, s, 134

[14] Razi, IX, 167

[15] Alusi, IV, 186

[16] Hulast-ül Beyan, II, 830

[17] Alusi, IV, 187

[18] Elmalılı, II, 1279

[19] Kamus, III, 110

[20] Kamus, III, 1461

[21] Razi, IX, 170

[22] Hulasat-ül Beyan, II, 831

[23] Cassas, Ahkâm-ül Kuran, II, 50

[24] Hüseyin Cahit Oğuzoğlu, Roma Hukuku, s, 100

[25] Hulasat-ül Beyan, II, 833

[26] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye, II, 10

[27] Kamus, III, 916

[28] Razi, IX, 179

[29] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye, II, 148

[30] Cassas, Ahkâm-ül Kuran, II, 59

[31] Kamus, IV, 108

[32] Beyzavi, II, 67

[33] Bakara 2/ 282

[34] Kamus, IV, 811

[35] Mecelle 284. madde. Hayreddin Karaman, İslam Hukuku, s, 192

[36] Reşid Rıza, IV, 379

[37] Beyzavi, II, 68

[38] Alusi, IV, 202

[39] Reşid Rıza, IV, 380

[40] Alusi, IV, 201

[41] Reşid Rıza, IV, 381

[42] Hâkim kararı ile kişinin kendi malını istediği gibi kullanmaktan alıkonmasına hacr-kısıtlamak, böyle bir kimseye de mahcur-kısıtlı denir. Mecelle, 941. madde. 

[43] Cassas, Ahkâm-ül Kuran, II, 60

[44] Beyzavi, II, 68

[45] Besim Üstünel, Ekonominin Temelleri, s, 9

[46] Hazım Atıf Kuyucak, İktisat Dersleri, s, 41

[47] İbn Abidin, IV, 3; Mecelle, 126. madde.

[48] Celaleddin es-Süyuti, el-Eşbah ve’n Nezair, s, 197; Muhammed Yusuf Musa, el-Fıkh-ül İslami, s, 250

[49] Muhammed Yusuf Musa,  el-Fıkh-ül İslami, s, 250; Diyanet Dergisi, Sayı: 82–82, s, 80

[50] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye, VI, 9

[51] Serahsi, Mebsut, XI, 102; Taberi, İhtilaf-ül Fukaha, s, 160; İbn Hazm, el-Muhalla, VIII, 147

[51]Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye, VI, 9; Muhammed Yusuf Musa el-Fıkh-ul İslami, s, 250

 

[53] Kamus, I, 1142

[54] İbn Abidin, V, 95; Mecelle, 947. madde.

[55] Kasani, Bedayi, VII, 170

 

[56] Kamus, II, 614

[57] Müfredat, s, 230

[58] Cassas, Ahkâm-ül Kuran, II, 63

[59] Kamus, II, 148

[60] Kamus, II, 148

[61] Cassas, Ahkâm-ül Kuran, II, 63

[62] Cassas, Ahkâm-ül Kuran, II, 66; Beyzavi, II, 69

[63] Serahsi, Mebsut, III, 19

[64] Cassas, II, 67

[65] Reşid Rıza, IV, 391

[66] İbn Kesir, Tefsir-ul Kuran-il Azim, I, 454

[67] Elmalılı, II, 1294

[68] Razi, IX, 194

[69] İbn Kesir, Tefsir-ul Kuran-il Azim, I, 455

[70] Mahmud Ahmed, İslam İktisadı, s, 160

[71] Hüseyin Cahit Oğuzoğlu, Roma Hukuku, s, 289 

[72] Mustafa Sabri, Meseleler, s, 131

[73] Hayreddin Karaman, İslam Hukuku, s, 360

[74] Razi, IX, 196

[75] Reşid Rıza, IV, 398

[76] Buhari, Vesaya, 2–3; Müslim, Vasiyet, 1, No: 1–10

[77] M. A. Mannan, İslam Ekonomisi, s, 265

[78] Buhari, Feraiz 4, 15, 25, Kefalet, 5; İstikraz, 11; Tefsir, Ahzab, 1; Nafakat, 15; Müslim, Feraiz, 16, No: 1619; Tirmizi, Feraiz, 1, No: 2091; Cenaiz, 69, No: 1070; Ebu Davud, Harac, 15, No: 2955

[79] Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam, Kitab-ül Emval, s, 315, No: 542

[80] Ebu Zekeriya Muhyiddin Yahya İbn Şeref en-Nevevi, el-Minhac, XI, 60

[81] İbn Abidin, V, 486; Seyyid Sabık, Fıkh-üs Sünneh, III, 661; Ali Himmet Berki, İslam Hukukunda Feraiz ve İntikal, s, 18

[82] Enver İkbal Kureşi, Faiz Nazariyesi ve İslam, s, 53

[83] İbn Kesir, Tefsir-ul Kuran-il Azim, I, 457

[84] İslam Ansiklopedisi, VIII, 350

[85] Ali Himmet Berki, Türk Yurdu, sayı: 300, s, 53, Temmuz–1963; Şakir Berki, İslam, sayı, 17, Ekim–1959, III, 25

[86] Sabahaddin Zaim, Modern İktisat ve İslam, s, 13

[87] İbn Abidin, V, 486

Muhammed İsmail, İslam ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, s, 71

[88] Muhammed İsmail, İslam ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, s, 71

[89] Hazım Atıf Kuyucak, İktisat Dersleri, s, 146

[90] Muhammed İsmail, İslam ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, s, 71

[91] Muhammed Fazlurrahman Ansari, Komünizme Karşı İslam, s, 23

[92] İhsanullah Han, İslam ve Komünizm Birbirine Zıddır, s, 10 

[93] Elmalılı, II, 1301

[94] M. A. Mannan, İslam Ekonomisi, s, 267; Mahmud Ahmed, İslam İktisadı, s,160

[95] İslam Ansiklopedisi, VIII, 351

[96] Muhammed Hamidullah, İslam’a Giriş, s, 193

[97] Bakara 2/ 241

[98] İslam Ansiklopedisi, VIII, 351

[99] İbn Kayyim el-Cevziyye, İ’lam-ül Muvakkıin, II, 169

[100] Bakara 2/ 233

[101] Elmalılı, II, 1302

[102] Mecelle, 88. madde

[103] Elmalılı, II, 1303

[104] İbn Kayyim el-Cevziyye, İ’lam-ül Muvakkıin, II, 168; Mehmet Vehbi, Ahkâm-ül Kuraniye, s, 132 

[105] Cassas, Ahkâm-ül Kuran, II, 82

[106] Abdulvahhab eş-Şarani, Kitab-ül Mizan, II, 100

[107] Buhâri, Cenaiz 37, Vesaya 2, 3, Fezâilu'l-Ashâb 49, Megâzî 77, Nafakat 1, Marza 13,16, 43, Feraiz 6; Müslim, Vesâya 5, No: 1628; Muvatta 4, No: 2, 763; Tirmizi 6, No: 975; Ebu Dâvud, Vesâya 2, No: 2864; Nesâî, Vesâya 3, No: 6, 241, 243

[108] Cassas, Ahkâm-ül Kuran, I, 374; İbn-ül Kayyim el-Cevziyye, İ’lam-ül Muvakkıin, II, 168; Mustafa es- Sibai, el-Mer’etü beyn-el Fıkhi ve’l-Kanun, s, 34

[109] Kuduri, s, 140

[110] Bakara 2/ 188

[111] Razi, X, 69; Alusi, II, 69

[112] Razi, X, 69

[113] İbn Hümam, V, 184; İbn Abidin, IV, 100

[114] Elmalılı, II, 1342

 

 

[115] Cassas, II, 173; Razi, X, 70

[116] Reşid Rıza, V, 39

[117] Kamus, II, 182

[118] Müfredat, s, 73

[119] Cassas, II, 173

[120] Merğınani, Hidaye, III, 161

[121] Serahsi, Mebsut, XI, 133

[122] Kamil Miras, Tecrid-i Sarih, VII, 22

[123] Molla Hüsrev, Mirat, s, 237

[124] Feridun Ergin, Ak İktisat Ansiklopedisi, s, 280

[125] Hazım Atıf Kuyucak, İktisat Dersleri, s, 403

[126] Gazali, İhya, II, 73

[127] İbn Teymiye, el-Hisbe, s, 10

[128] Mahmut Ebussuud, İslami İktisadin Esasları, s, 44–57

[129] Beyzavi, II, 82

[130] Alusi, V, 18

[131] Buhari, Vasâya, 23; Müslim, İman, 141–146; Ebû Davud, Vasâya, 10

[132] Razi, X, 82

[133] Reşid Rıza, V, 60

[134] Ali İmran 3/ 188

[135] Müfredat, s, 494

[136] Kamus, I, 508

[137] Maide 3/ 3, 90

[138] Vezaret-ül İ’lam, Marksizm ve İslamiyet, s, 28

[139] Katma değer: Mal ve hizmetlerin üretim safhalarında meydana gelen ek ve ilave değer.

[140] Reşid Rıza, V, 64

[141] Cassas, II, 76

[142] Ahzab 33/ 40

[143] Ahzab 33/ 5

[144] Cassas, II, 77

[145] İbn Hişam, es-Siret-ün Nebeviye, II, 150

[146] Enfal 8/ 72

[147] Enfal 8/ 75

[148] Cassas, II, 77

[149] Kamus, IV, 457

[150] Razi, X, 88

[151] Beyzavi, II, 85

[152] Reşid Rıza, V, 70

[153] Ömer Nasuhi bilmen, H. İslamiyye, III, 54

[154] Beyzavi, II, 85

[155] Müfredat, s, 493

[156] Nisa 4/ 128

[157] Razi, X, 92; Beyzavi, II, 85; Elmalılı, II, 1353

[158] Elmalılı, II, 1353

[159] Reşid Rıza, V, 82; Konyalı Mehmet Vehbi, Hulasat-ül Beyan, 917

[160] Reşid Rıza, V, 82

[161] Bakara 2/ 83

[162] Razi, X, 97

[163] Alusi, V, 28

[164] Reşid Rıza, V, 90

[165] Alusi, V, 28

[166] Reşid Rıza, V, 92

[167] Razi, V, 97; Konyalı Mehmet Vehbi, Hulasat-ül Beyan, III, 919

[168] Bakara 2/ 177

[169] Elmalılı, II, 1355

[170] Beyzavi, II, 86

[171] Feridun Ergin, Ak İktisat Ansiklopedisi, 909

[172] Yüksel Ülken, Ak İktisat Ansiklopedisi, 512

[173] M. Kutal, Ak İktisat Ansiklopedisi, 825

[174] M. Kutal, Ak İktisat Ansiklopedisi, 598

[175] M. Kutal, Ak İktisat Ansiklopedisi, 360

[176] M. A. Mannan, İslam Ekonomisi, s, 203

[177] Alusi, V, 30

[178] Kamus, IV, 27

[179] Mahmut Ebussuud, İslami İktisadın Esasları, s, 105

[180] Beyzavi, V, 86

[181] Reşid Rıza, V, 100

[182] Bakara 2/ 3

[183] Müfredat, s, 194

[184] Razi, X, 98

[185] Alusi, V, 31

[186] İbn Melek, Menar, s, 204

[187] Fatiha 1/ 3; Ali İmran 3/ 26

[188] Bak, Bakara 2/ 282

[189] İbn Abidin, II, 296

[190] El-Kettani, a.g.e. I, 2

[191] Razi, X, 130

[192] Razi, X, 130

[193] Reşid Rıza, V, 168

[194] İbn Teymiye, es-Siyaset-üş Şer’iyye, s, 9

[195] Kamus, IV, 550

[196] Merğınani, Hidaye, II, 104

[197] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye, IV, 146

[198] Razi, X, 138; Elmalılı, II, 1371

[199] Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam, Kitab-ül Emval, s, 10, No: 6

[200] Bakara 2/ 30

[201] Kamus, III, 1162

[202] İbn Teymiye, es-Siyaset-üş Şer’iyye, s, 10–23

[203] Razi, X, 143

[204] Buhâri, Ahkâm, 4; Müslim, imara, 39–40

[205] Kamus, III, 349

[206] Bakara 2/ 273

[207] Kamus, II, 130

[208] Müfredat, s, 25

[209] Razi, X, 144; İbn-ül Kayyim el-Cevziyye, İ’lam-ül Muvakkıin, I, 10

[210] Abdülkadir Udeh, İslam Şeriatı, s, 62

[211] Kamil Miras, Tecrid Sarih, XII,312–314

[212] Müslim, İmare, 8, No: 1835

[213] Elmalılı, II, 1375

[214] Pezdevi, III, 975

[215] Elmalılı, II, 1378

[216]  Mevdudi, Hükümet ve Saltanat, s, 42

 

[217] Kamus, II, 131

[218] Pezdevi, III, 975

[219] Razi, X, 146

[220]  Elmalılı, II, 1379

[221] Reşid Rıza, V, 236

[222] Razi, X, 164

[223] Kamus, II, 422

[224] Alusi, V, 71

[225] Abdülkadir Udeh, İslam Şeraiti, s, 28–29

[226] Kasani, VII, 2

[227] Mahmut Ebussuud, İslami İktisadın Esasları, s, 105

[228] Kamus, III, 307

[229] Müfredat, s, 263

[230] Kamus, III, 307

[231] Razi, X, 207

[232] Nisa 4/ 32

[233] Serahsi, Mebsut, VIII, 115

[234] Buhari, İcare, 3/ 120

[235] Feridun Ergin, Ak İktisat Ansiklopedisi, s, 44

[236] Seyyid Sabık, Fıkh-üs Sünneh, III, 74

[237] Kamus, IV, 70

[238] Elmalılı, II, 1419

[239] Elmalılı, II, 1419

[240] İbn-ül Hümam, Feth-ul Kadir, VIII, 300

[241] Kasani, VII, 253

[242] Ebu Davud, Diyat 18, (4541); Tirmizi, Diyat 1, (1387); Nesai, Kasame 30, (8, 43)

[243] İbn Mace II 878 No: 2634

[244] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye, III, 53)

[245] Seyyid Sabık, Fıkh-üs Sünneh, II, 557

[246] Bakara 2/ 271

[247] Maverdi, Ahkâm-üs Sultaniye, s, 199

[248] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye, III, 57

[249] Cassas, Ahkâm-ül Kuran, III, 224

[250] Mecelle, 88. madde

[251] Cassas, II, 225

[252] Mehmet Vehbi, Hulasat-ül Beyan, III, 1010

[253] Serahsi, Mebsut, X, 2; İbn Abidin, III, 217

[254] Kasani, VII, 97

[255] İbn Abidin, III, 223

[256] Ebu Davud, Cihd, 24, No: 2515–2518; Tirmizi, Fedail-il Cihad, 16, No: 1646–1647; İbn Mace, Cihad, 13, No: 2783–2785

[257] Serahsi, Mebsut, X, 5

[258] İbn Abidin, III, 218; Kamil Miras, Tecrid Sarih, VIII, 250

[259] Ali İmran 3/ 134

[260] Elmalılı, II, 1429

[261] Ebu Yusuf, Kitab-ül Harac, s, 49

[262] Kasani, VII, 124

[263] Elmalılı, II, 1437

[264] Alusi, V, 125

[265] Kamus, IV, 313

[266] Kamus, IV, 312

[267] Razi, II, 113; Alusi, V, 127

[268] Alusi, II, 127

[269] Konyalı Mehmet Vehbi, Hulasat-ül Beyan, III, 1026

[270] Müfredat, s, 483

[271] Kamus, IV, 1192

[272] Razi, XI, 41

[273] Razi, XI, 43

[274] Elmalılı, II, 1466

[275] Bakara 2/ 29

[276] Kamus, II, 594

[277] Razi, XI, 49; Alusi V, 150; Elmalılı, II, 1472

[278] Beyzavi, II, 119

[279] Buhari, iman:41, Nikâh:5. Müslim, İmaret: 153. Ebu Davud, Talak:11. Tirmizi, Fazail-i Cihad: 16

[280] Ayni, I, 30

[281] Mehmet Vehbi, Hulasat-ül Beyan, III, 1060

[282] Alusi, V, 153

[283] Razi, XI, 68

[284] Elmalılı, II, 1487

[285] Bakara 2/ 286

[286] Alusi, VI, 14

[287] Cassas, II, 88

[288] Kamus, IV, 1115


*DEÜ İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi


 

emailrol.gif (21439 bytes)

arrow1b.gif (1866 bytes)

.