.

 

KUR'AN-I KERİM'E  GİRİŞ

Bu bölümün başlığına bakılıp, benim Kur'an-ı Kerim'e bir giriş yazdığım anlaşılmasın. Benim yaptığım, sadece Tefhimu'l-Kur'an'a bir giriş yazmaktan ibarettir. Böyle bir giriş bölümü yazmakta iki amacım vardır:

Birincisi, okuyucuyu Kur'an'ı anlamasına yardımcı olacak şeylerle donatmak. Eğer bunlar başlangıçta verilmezse, okuyucuyu sürekli meşgul edecek ve onun Kur'an'ın mâna ve ruhunu tam anlamıyla kavramasına engel olacaktır.

İkincisi, Kur'an incelenirken genellikle kafalarda beliren bir takım soruları önceden cevaplamayı düşündüm. Kur'an'ı incelemeye başladığımda kendimi, aklıma geliveren yahut bilahare karşılaştığım bu tür sorulara teksif ettim. Eğer bunlardan başka sorular olursa, İnşallah, onları da ikinci baskıda cevaplamaya çalışırım.

Eşsiz Bir Kitap

Okuyucu, Kur'an'ı incelemeye başlamadan önce, O'nun okunan diğer kitaplardan farklı ve eşsiz bir kitap olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Sıradan kitapların aksine Kur'an, edebî bir sıraya göre tertip edilmiş belirli konular hakkıda bilgi, fikir ve tartışmaları ele almaz. Bu nedenle Kur'an'a yabancı olan kişi, O'nunla ilk karşılaştığında, bölümler ve kısımlara ayrılmamış veya farklı konuların farklı bir şekilde ele alınmamış ve hayatın farklı yönleri ile ilgili emirlerin düzenli bir şekilde verilmemiş olduğunu görünce şaşkınlığa düşer. Buna mukabil, daha önceden hiç karşılaşmadığı ve onun kitap anlayışına hiç uymayan bir şeyle karşılaşır. Kur'an'ın imanla ilgilendiğini, ahlâkî direktifler verdiğini, kanunlar koyduğunu, insanları İslâm'a çağırdığını, kâfirleri uyardığını, tarihî olaylardan ibret dersleri verdiğini, uyarılarda bulunduğunu, müjde verdiğini ve bunların hepsinin bir âhenk içinde sunulduğunu görür. Aynı konu farklı şekillerde tekrar edilir ve görünürde hiç ilgisi olmayan bir konu diğerini takip eder.

Bazen hiç görünür bir sebep yokken, bir konunun ortasında başka bir konu anlatılır. Konuşmacı, hitaplar ve hitabın yönü hiçbir kurala uymaksızın sürekli değişir. Hiçbir yerde bölüm ve konuları ayıran bir işaret yoktur. Tarihsel olaylar anlatılır; fakat, anlatım tarih kitaplarındaki gibi değildir. Felsefe ve metafizik sorunlar bu konulardaki ders kitaplarından çok farklı bir şekilde ele alınır. İnsandan ve evrenden, tabiat bilimlerindekinden farklı bir dille bahsedilir. Aynı şekilde kültürel, politik, sosyal ve ekonomik problemleri çözmede kendi metodunu izler; kanunları ve prensipleri sosyologlardan, hukukçulardan ve hâkimlerden farklı bir şekilde ele alır. Ahlâk, bu konuda yazılan bütün eserlerden farklı bir yolla öğretilir.

İşte bu nedenle yabancı bir okuyucu, kendi kitap anlayışına hiç uymayan bu tip şeylerle karşılaştığında şaşkına döner. Kur'an'ın, ayetleri arasında hiç ilgi ve bağlantı veya konularında süreklilik bulunmayan bir kitap olduğunu, anlaşılmaz bir şekilde çeşitli konuları ele aldığını veya kelimenin kabul edilen anlamıyla bir kitap olmadığı halde, kitap şeklinde düzenlendiğini düşünmeye başlayabilir. Bunun bir sonucu olarak, O'nun düşmanları Kur'an'a çok garip iddialarla karşı çıkmakta, Kur'an'ın çağdaş izleyicileri ise bu şüphe ve karşı iddiaları çürütmek için garip yöntemler kullanmaktadırlar. Ya kaçış psikolojisine düşmekte ya da zihinlerini yatıştırmak için garip yorumlara yeltenmektedirler. Bazen de görünürde aralarında ilişki olmayan ayetleri açıklayabilmek için sunî anlam bağları kurmakta ve son kaçış olarak Kur'an'ın hiçbir düzen ve anlam sırası olmaksızın çok çeşitli konulara değindiği tezini kabul etmektedirler. Sonuç olarak, ayetler kendi yerlerinden alınmakta ve anlamda karışıklık ortaya çıkmaktadır.

Tüm bunlar, okuyucu, Kur'an'ı eşsiz bir kitap olarak kabul etmediğinde ortaya çıkar. Diğer kitapların aksine Kur'an başlangıçta, ele aldığı konuları ve ulaşmak istediği amaçları liste halinde sunmaz. Açıklama, üslûp ve usulû genelde okunan kitaplara benzemez ve herhangi bir kitap düzenini takip etmez. Bunun da ötesinde, Kur'an, kelimenin genelde anlaşılan anlamıyla bir "din" kitabı değildir. Bu nedenle, okuyucu sıradan bir kitap beklentisiyle Kur'an'a yöneldiğinde, O'nun olayları sunuş üslûbu karşısında şaşkınlığa düşmektedir. Kur'an'ın birçok yerinde arka-plan tasvir edilmez ve pasajın özel nüzul sebebi olan durum ve olaylara değinmez. Bunların bir sonucu olarak, sıradan okuyucu orada veya burada birkaç parça cevher keşfetse de, Kur'an'ın değerli hazinelerinden tam olarak yararlanamamaktadır. Bu kimseler sadece, Kur'an'ın eşşiz ve ayırıcı özelliklerini bilmedikleri için bu tür şüphelerin kurbanı olurlar.

Kur'an'ın tüm sayfalarına yayılmış halde birbirine benzer konulardan oluştuğunu düşünürler ve bunu anlamada zorluk çekerler. Hatta anlamı çok açık olan ayetler bile, onlara anıldıkları çerçeve içinde anlamsız görünür.

Okuyucu, önceden, inceleyeceği kitabın yeryüzünde kendi türünde tek kitap olduğu; edebî üslûbunun tüm diğer kitaplardan farklılığı; O'nun, konusunda eşsizliği ve daha önceden kafasında varolan kitap kavramının, onun Kur'an'ı anlamasına yardımcı olamayacağı konusunda uyarılırsa, anlamasına birer engel teşkil eden bu tür zorluklardan kurtulabilir. Bu nedenle, okuyucu ilk önce kendi zihnini önceden kalıplaşmış kavramlardan yalıtmalı ve bu Kitab'ın ayırıcı ve eşsiz özellikleri olduğunu kabul etmelidir. Okuyucu işte ancak o zaman Kur'an'ı anlayabilir.

Kur'an'ı iyice anlayabilmek için bu Kitab'ın tabiatını, merkezi fikrini, amaç ve hedefini bilmek gerekir. Okuyucu aynı zamanda O'nun üslûbuna, kullandığı terimlere ve açıklama yaparken kullandığı usule yatkın olmalıdır. Bir bölümü incelerken, o bölümün indirildiği zaman ve zemini de gözönünde bulundurmalıdır.

İlâhî Hidayet

Okuyucu her şeyden önce, Kur'an'ın mahiyetini kavramalıdır. Başlangıç noktası olarak kişi O'nun vahyedilmiş bir kitap olduğuna inansın ya da inanmasın, Kur'an'ın kendisinin ve O'nu bize ulaştıran Hz. Muhammed'in (s.a) öne sürdüğü Kur'an'ın ilâhî bir kılavuz olduğu iddiasını gözönünde bulundurmalıdır.

Alemlerin Rabbi, Yaratıcısı, Mâliki ve Hâkimi, insanı yaratmış ve onu öğrenme, konuşma, anlama ve doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma melekeleriyle donatmıştır. Ona seçme, istediğini yapma özgürlüğü ve elde etme yetkisi vermiştir. Kısacası, ona bir tür muhtariyet vermiş, onu yeryüzünde kendi halifesi olarak ilân etmiş ve ona kendi Hidayeti'ne (doğru yol) uygun bir şekilde yaşamasını emretmiştir.

Alemlerin Rabbi, insanı kendi halifesi ilân ettiğinde ona açıkça,zihninde hiç bir şüpheye yer kalmayacak şekilde kendisi ile ne tür bir ilişki içinde olacağını bildirmiştir: "Ben sizin ve tüm evrenin Sahibi ve Hakimi'yim; o halde başkasına değil, bana ibadet etmelisiniz. Siz, ne benim mülkümden bağımsızsınız, ne de itaat ve ibadet edeceğiniz bir başkasının kulusunuz. Yeryüzüne imtihan olunmak üzere belirli bir zaman için, belirli güçlerle gönderildiniz. Ondan sonra yine bana döneceksiniz. O zaman, dünyada yaptığınız amelleri değerlendireceğim ve imtihanı kazanıp kazanmadığınıza karar vereceğim.

Bu nedenle Doğru Yol, gönüllü olarak beni Hakim kabul etmeniz, yalnız bana ibadet etmeniz, yeryüzünde size göndereceğim kılavuza göre hareket etmeniz ve yeryüzünde, orasının sizin için sadece bir imtihan ve deneme yeri olduğunu bilerek yaşamanızdır. Dünya hayatınızın gayesi, Hüküm gününde imtihanı geçmek olmalıdır. O halde İlâhî Hidayet'ten farklı ve ona karşı olan her yol bâtıldır. Eğer doğru yolu seçerseniz -ki bunu seçme hürriyet ve serbestisine sahipsiniz- bu dünyada barış ve huzura; dönmek zorunda olduğunuz Ahiret'te ise ebedî saadete (Cennet) kavuşursunuz. Fakat bâtıl yolu seçerseniz -ki bunu da seçme gücüne sahipsiniz- bu dünyada benim gazabıma, Ahiret'te de çok acıklı bir azaba (Cehenem) uğrarsınız."

Alemlerin sahibi olan Allah böyle bir uyarı yaptıktan sonra, Adem ile Havva'yı (a.s) yani ilk insanları yeryüzüne gönderdi ve onlara, kendilerinin ve zürriyetlerinin izlemeleri için Hidayet verdi. Yani insanlığın atası olan bu iki insan cahillik ve karanlıklar içinde yaratılmamış, bilâkis onlara izlemeleri için apaçık ve parlak bir Nur ve Şeriat verilmişti. Bu İslâm'dı (Allah'a teslim olmak). Onlar bu dünyadan ayrılmadan bu dini çocuklarına, torunlarına öğrettiler ve onları müslüman (Allah'a itaat eden kul) olarak yaşamaya teşvik ettiler. Fakat bunu takip eden çağlarda insanlar yavaş yavaş bu doğru yoldan (İslâm) ayrıldılar ve birçok sapık dinler benimsediler. Cehaletleri nedeniyle sadece Allah'tan gelen Hidayet'i unutmakla kalmadılar, aynı zamanda zalimlikleri nedeniyle onu tahrif ettiler. Allah'ın sıfatlarını ve güçlerini başkalarına atfettiler. O'nun yanına ortaklar koştular ve O'na ait olan hakları başkalarına verdiler. Her tür bâtıl inanç, yanlış teori ve bâtıl felsefeleri Allah'tan gelen Hidayet'e karıştırarak çeşitli dinler (hayat şekilleri) icat ettiler. Allah'ın öğrettiği doğru, adil ve ahlâki prensipleri arkalarına attılar veya onları bozdular; kendi arzu ve hevalarına uygun kanunlar yaptılar ve Allah'ın arzını fesad ve zulümle doldurdular.

Bunun çok kötü bir durum olmasına rağmen, Allah bu sapık kimseleri Hak Yol'a uymak zorunda bırakmadı. Çünkü bu, insana Allah tarafından verilen sınırlı özgürlük hakkını ihlâl etmek olurdu. Kendisine isyan ettiklerinde de hemen onları helâk etmedi; çünkü bu da, yeryüzünde denenmek için yaratılan insanın imtihan olunma hakkına aykırı idi. Bunun yerine Allah, yeryüzünde insanlık varolmaya devam ettiği müddetçe onlara ilâhi bir kılavuz gönderme ve onları bu kılavuza uyup uymama konusunda serbest bırakmayı üzerine aldı. Buna mukabil insanlara kendi toplulukları içinde rasûller (elçi) tayin etti ve bu elçilere Hakk'ı ve Hikmet'i öğretti.

Bu elçilerin görevi doğru yoldan sapan insanları Hak Yol'a davet etmek idi. Rasûllerin kendileri de Allah'a inanıyor ve O'ndan aldıkları vahye uygun bir hayat yaşıyorlardı. Bu elçiler, çeşitli ülkelerde, çeşitli kavimlerden seçildi ve binlerce yıl boyunca binlerce elçi gönderildi. Rasûllerin hepsi aynı dini; Allah'ın birliği ve Ahiret'in hak olduğu inancına dayanan hak dini tebliğ ediyorlardı. Onların hepsi de, ilk insan yeryüzüne indirildiğinde kendisine öğretilen hayat düzeninin aynısını öğretiyorlardı. Hepsinin görevi insanları Hidayet kaynağına çağırmak ve onları bir ümmet şeklinde düzenlemekti. Onların davetini kabul eden kimseler, ilâhî tebliğ gereği hak dini tesis edip, onu her tür saldırılardan korumak üzere bir tek ümmet (toplum) haline geldiler.

Kendi dönemlerinde bu rasûller tebliğ görevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Fakat ne yazık ki, topluluklarından çok az kişi onlara inandı ve onlara tâbi olup topluluklarına katılanlar bile sonradan bozuldular. O kadar ki, bu topluluklardan bazıları tamamen hak yoldan ayrıldı; bazıları da Allah'ın emirlerini tahrif edip, onları bâtıl şeylerle karıştırdılar.

Daha sonra Alemlerin Rabbi olan Allah, kendisinen önceki peygamberlere verilen görevin aynısını yerine getirmek üzere son peygamber olarak Hz. Muhammed'i (s.a) gönderdi. O'nun daveti daha önceki peygamberlerin dinlerinin bozulmuş bir şeklini izleyenler de dahil, tüm insanlığı kapsıyor ve tüm insanlığı Hak Yol'a çağırıyordu. Hz. Muhammed (s.a) davetini kabul eden herkesi bir topluluk halinde birleştirdi. Bu topluluk da vahye uygun bir hayat tarzı ortaya koydu ve doğru yoldan sapan diğer insanları Hidayet'e kavuşturmak için gücünün son sınırına kadar çaba harcadı. Hz. Muhammed'e (s.a) vahyolunan Kur'an, işte bu Davet ve Hidayet'ten oluşur.

Ana Fikir

Şimdi, Kur'an'ın mahiyetini anladığımıza göre O'nun konusunu, ana fikrini, hedef ve gayesini belirlememiz daha kolay olacaktır.

Kur'an'ın ele aldığı konu, "insan"dır. O, insanı felâha veya helâka götüren hayat tarzlarını anlatır.

Kur'an'ın metni boyunca vurgulanan ana fikir, Hakk'ın açıklanması ve buna dayanan Doğru Yol'a davettir. Kur'an, gerçeğin, (Hakk'ın), Allah'ın, Hz. Adem'i (a.s) halife tayin ettiğinde kendisine vahyettiği ve O'ndan sonra gönderdiği diğer bütün peygamberlere vahyettiği gerçek (Hakk) olduğunu ve bütün peygamberlerin aynı Doğru Yol'u öğrettiklerini bildirir. İnsanlar tarafından bu Hakk'a aykırı olarak, Allah, insan, evren, insanın Allah'la ve diğer yaratıklarla ilişkisi hakkında icat edilen tüm teoriler yanlıştır ve bunlar üzerine kurulan hayat tarzı sonuçta insanı hüsrana götürür.

Vahyin hedef ve gayesi ise, insanı Doğru Yol'a çağırmak ve cahilliği nedeniyle kaybettiği veya günahkârlığı nedeniyle yüz çevirdiği Hidayet'i onlara sunmaktır.

Eğer okuyucu bu üç şeyi zihninde tutarsa, ne bu kitabın üslû-bunda bir uyumsuzluk, ne konusunun sürekliliğinde, ne de konuları arasında bir kopukluk olmadığını anlayacaktır. Konusu, ana fikri ve amacı gözönünde bulundurulduğunda bu kitapta lüzumsuz ve anlamsız tek bir nokta yoktur. Baştan sona ele alınan farklı konular, ana fikirle öylesine uyum içindedirler ki, onları, farklı renk ve boyutlarına rağmen aynı kolyenin güzel taşlarına benzetebiliriz. Kur'an, göklerin, yerin ve insanın yaratılışını anlatırken olsun, evrendeki yaratıklara değinirken veya insanlık tarihinden olaylar aktarırken olsun, aynı hedefi gözetir. Kur'an'ın amacı Tabiat Bilimleri'ni, Tarih'i, Felsefe'yi, başka bilimleri veya Sanat'ı öğretmek değil, insanı Doğru Yol'a ulaştırmak olduğundan, Kur'an bu bilimlerin konularıyla ilgilenmez. O'nun ilgilendiği tek şey gerçeği anlatmak, onunla ilgili yanlış anlamaları ortadan kaldırmak, kafalara Hakk'ı işlemek, insanları kötü davranışlarının sonucu ile uyarmak ve tüm insanlığı Doğru Yol'a davet etmektir. Aynı zamanda inançların, insanların ve toplumların amellerinin, metafizikle ilgili tartışmaların vs. kritiği ile de ilgilenir. Bu nedenle Kur'an, bir şeyi, sadece kendi amaç ve hedefine uygun olduğu ölçüde anlatır, belirtir veya o şey hakkında hüküm verir. Gereksiz ve ilgisiz ayrıntılar üzerinde durmaz ve sözü tekrar tekrar bütün konuların çevresinde döndüğü ana fikre, Hakk'a Davet'e getirir. Kur'an bu bakış açısıyla incelendiğinde, tümünün mantıklı olduğu ve tüm kitap boyunca bir konu bütünlüğünün bulunduğu görülür.

Arka-plan

Nüzul sebeplerini bilmeksizin Kur'an'daki birçok konu tam anlamıyla kavranamaz. Belirli bir konuyu açıklığa kavuşturan sosyal, tarihsel veya diğer şartlar bilinmelidir. Çünkü Kur'an'ın tümü bir anda bütün bir kitap olarak inmemiştir. Allah, daha tebliğ görevinin başında neşretmek ve insanları belirli bir hayat nizamına çağırmak üzere Hz. Muhammed'e (s.a) Kur'an'ın bir kopyasını da vermemiştir. Bunun yanısıra Kur'an, ana fikir etrafında mantıksal bir düzen içinde genişletmekten ibaret olan sıradan edebî bir eser değildir; zaten bu böyle bir eserin üslûbuna da uymaz. Kur'an, Allah'ın emri ile Allah'ın Rasûlü (s.a) tarafından başlatılan İslâmî hareketin tebliğine uygun olan kendine özgü bir üslûp kullanır. Bu nedenle Allah, Kur'an'ı çeşitli safhalarda, İslâmî hareketin gereklerine göre parça parça indirmiştir.

Mekkî Sureler

Hz. Muhammed (s.a) Mekke'deki görevine başlama emri aldığında, Allah kendisine tevdi edilen, emanet edilen büyük görev için, elçinin eğitilmesine yönelik emirler gönderdi. Kur'an, aynı zamanda Hakikat'le ilgili temel bilgileri verdi; insanları bâtıl hayat düzenlerine yönelten yanlış anlamaları cevaplandırdı ve onları, ahlâkın temel ilkelerini kabul etmeye ve insanlığın felâh ve refahını sağlayacak tek Doğru Yol'u benimsemeye çağırdı.

Bu ilk mesajlar kısa ve yoğun cümlelerdi ve hitap ettikleri topluluğun dil zevkine uygun olarak akıcı ve etkileyici bir dile sahiptiler. Bu ilk ayetlerin edebî üslûbu öylesine etkileyici idi ki, onların tâ kalplerine nüfuz etti; o kadar çarpıcı idi ki, güzelliği ve akıcılığı duyanların dikkatini çekiyordu. Bu mesajlarda evrensel gerçeklerin anlatılmasına rağmen, hitaplar yine de yerel bir havaya bürünmüşlerdi ve hitap ettikleri topluluğun tanıdığı çevreden örnekler, olaylar ve görüntülerle destekleniyorlardı. Kalıcı ve etkileyici olmaları için ilk hitaplar, o topluluğun tarihine, geleneklerine, âdetlerine, inançlarına, ahlâklarına ve kötü davranışlarına değiniyordu.

Davetin bu ilk safhası üç-dört yıl sürdü ve birkaç iyi kişinin daveti kabul edip, geleceğin İslâm toplumunun çekirdeğini oluşturması ile sonuçlandı. Fakat Kureyşlilerin çoğunluğu bu davete karşı çıktılar. Çünkü cahil kafalarıyla, bu yeni dinin kendi arzu ve isteklerine ve babalarının eski gelenek ve dinlerine aykırı düştüğünü düşünüyorlardı. Bununla birlikte, Kur'an'ın daveti Mekke sınırları dışına taştı ve diğer kabilelere de ulaştı.

Bundan sonra İslâmî tebliğ, dokuz yıl kadar süren ikinci safhasına girdi ve eski düzenle yeni din arasında sert bir çatışma başladı. Sadece Kureyş değil, onun bütün taraftarları da bu hareketi susturmak veya en azından bastırmak için bütün imkânlarını kullanmaya başladılar. Yanıltıcı propaganda, haksız suçlamalar ve saçma iddialarla karşı çıktılar. Vasat insanları İslâm'dan uzaklaştırmak için şüphe ve kuşkular yaydılar. Yabancıların, Hz. Peygamber'i (s.a) dinlemesine engel oldular ve İslâm'ı kabul edenlere her çeşit işkenceyi yaptılar. Müslümanları baskı ve korku altında tutmak için, onları sosyal ve ekonomik yönden boykot ettiler. Eziyetleri o dereceye ulaştı ki, müminlerin bir kısmı iki kez Habeşistan'a, sonunda da hep birlikte Medine'ye hicret etmek zorunda kaldılar.

Tüm bu engelleme ve işkencelere rağmen yeni din yayılmaya devam ediyordu. Mekke'de en azından bir üyesi müslüman olmayan tek aile kalmamıştı. Tabiî olarak bu da, İslâm düşmanlarının kaygılarını artırıyordu. Kendi kardeşlerinin, yeğenlerinin, oğullarının, kızlarının, kız kardeşlerinin vs. İslâm'ı kabul ettiklerini, onun samimi bir savunucusu olduklarını ve dinlerini savunmak için gerekirse canlarını bile vermeye hazır olduklarını gördüklerinde işkenceleri daha da ağırlaştırdılar.

İslâmi Hareket, İslâm'ı kabul ettikten sonra birer fazilet örneği olan iyi kişileri kendi saflarına çekerek de hız kazanıyordu. Bu nedenle, herkes, taraftarlarının karakterini bu denli değiştiren bu hareketin manevî üstünlüğünü kabul etmekten kendini alamıyordu.

Bu uzun ve şiddetli mücadele boyunca Allah, şartların gerektirdiği şekilde, duyanların düşünce ve davranışlarını değiştiren etkileyici mesajlar göndermeye devam etti. Bir taraftan bu mesajlar müslümanlara önemli görevlerini bildiriyor; onlara hep birlikte İslâm toplumunun üyelerini oluşturmaları için gerekli olan bağlılık ve feda-kârlık ruhunu aşılıyor; ibadet yollarını, yüksek ahlâkı, karakter temizliğini öğretiyor ve onları gerçek birer İslâm tebliğcisi olarak eğitiyordu. Diğer taraftan bu mesajlar, müslümanları bu dünyada başarı ve Ahiret'te ebedî saadetle müjdeleyerek rahatlatıyor ve cesaretlendiriyordu. Bu mesajlar aynı zamanda, müslümanları tüm güçleriyle sabır, sebat ve cesaretle Allah yolunda savaşmaya teşvik etmekteydi. Müslümanlar bu soylu amaç uğruna fedakârlık yapma ruhunu öyle benimsemişlerdi ki, her türlü belâya katlanmaya ve en korkunç düşmana karşı savaşmaya hazırdılar. Bu mesajlar İslâmî harekete karşı çıkan ve ilgisiz kalanlara da uyarılar yöneltiyordu. İbret almaları için komşu toplulukların tarihlerinden örnekler veriliyordu. Aynı zamanda yolculukları sırasında rastladıkları helâk olmuş toplumlara da dikkatleri çekiyordu; bunlar, ders alınması gereken bir örnekti. Onlardan gece ve gündüz, yerde ve gökte gördükleri tabiat hadiselerini, Allah'ın birliğini ve Ahiret'in kaçınılmaz olduğunun birer delili olarak gözlemeleri isteniyordu.

İlk mesajlarda putperestlerin küfrü; Allah'a ortak koşmaları ve onların eski geleneklere tapmaları, her akıllı kişinin onların yanlış yolda olduğunu anlayacağı vurgulanarak anlatılır. Bu mesajlar zihinlerde hiç şüphe bırakmayacak bir şekilde, insanların Allah'tan müstağni oldukları ve Ahiret'te hesaba çekilmeyecekleri inancını reddeder. Her şüphe çürütülür, her karşı iddiaya cevap verilir, kafalarını meşgul eden ve başkalarının kafalarını da karıştırmaya çalıştıkları her çapraşık ve anlaşılmayan şey açıklanıp, gözler önüne serilir.

Kısacası bu ilk mesajlar, eski âdetlerin cehalete dayandığını ve tamamen anlamsız ve saçma olduğunu ispatlar. Buna paralel olarak kâfirler, ahlâksızlıkları, kötü hayat düzenleri, cahiliye âdetleri, Hakk'ı inkâr etmeleri ve müminlere işkence etmeleri nedeniyle uyarılırlar. Bu ilk mesajlar, aynı zamanda evrensel olarak kabul edilen ve her zaman vahye dayalı medeniyetin temelini oluşturan ahlâkî ve kültürel temel prensipler ortaya koyar.

İslâm tebliğinin Mekke dönemi boyunca birçok değişiklikler meydana gelmiştir. Bu dönemde İslâm günden güne yayıldı ve O'na karşı çıkan güç de aynı oranda kuvvetlendi. Zamanla müslümanlar farklı inanç ve hayat düzenine sahip insanlarla karşılaştılar ve bu da yeni problemlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu nedenle inen ayetlerde de çok çeşitli konulara değinilmeye başlandı. İşte bu, ilk inen ayetlerle, sonrakiler arasındaki farkı belirleyen noktadır.

On üç yıl süren Mekke döneminde nazil olan surelerin arka-planı işte budur.

Medenî Sureler

İslâmî hareket, Mekke'de on üç yıl boyunca karşı çıkışlara göğüs gerdikten sonra, Medine'de, Arabistan'ın her tarafından gelen müslümanları bir araya toplayıp, güçlü bir birlik haline gelinmesine imkân sağlayan yeni bir merkez buldu. Böylece Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanlar Medine'ye hicret ettiler.

Artık İslâmî hareket çok farklı bir ortamda üçüncü safhasına başlamış bulunuyordu. İslâm toplumu düzenli bir devlete ve cahiliye düzenini savunanlara karşı silahlı bir savaş gücüne sahipti. Hristiyanlar ve Yahudiler bile, Peygamberin (s.a) izleyicileri olduklarını savunmalarına rağmen, İslâm ile çatışma halindeydiler. İslâmî hareket aynı zamanda şu veya bu şekilde İslâm saflarına giren münafık "müslümanlar"la da uğraşmak zorundaydı. Fakat tüm bu engel ve zorluklara rağmen, İslâmî hareket on yıllık bir çatışmanın sonunda tüm Arabistan'a boyun eğdirmeyi başarmış ve evrensel mesajını tüm dünyaya duyurabilecek bir konuma gelmişti.

Bu safhada yavaş yavaş bazı değişiklikler meydana geldiği ve her değişme de kendine has problemleri beraberinde getirdiği için, Allah her özel durum için Rasûlüne (s.a) ayetler indirmiştir. Bu nedenle, bu ayetlerin bazılarında bir korkutucunun ateşli ifadesi vardır; bazılarında ise bir kanun koyucunun direktifleri yer alır. Bazıları, bir eğitici, öğretici ve ıslah edicinin metodunu benimser ve toplumu düzenleme, devlet kurma, hayatın çeşitli meselelerinde medenî bir ilişki geliştirme metodlarını öğretir. Bazıları, İslâm toplumunun himayesi altına sığınan kafirler ve münafıklarla ilgili direktifler verir.

Bazı bölümlerde ise, müslümanlara, kitap ehli ile, savaş halinde oldukları güçlerle ve anlaşma yaptıkları müttefikleri ile nasıl bir ilişki içinde olmaları gerektiği öğretilir. Bazı ayetler de müminleri, yeryüzünde Allah'ın halifeleri olarak görevlerini tam anlamıyla yerine getirebilmeleri için eğitir, öğretir ve düzenler. Bazıları onları, Hidayet'e ulaştırmak için emirler verir; zayıflıklarından ötürü uyarır ve Allah yolunda mallarını ve canlarını feda etmeye teşvik eder. Bazıları, onlara zaferde ve yenilgide, zenginlikte ve fakirlikte, savaşta ve barışta uygulanması gereken ahlâki kuralları öğretir. Kısacası bunların hepsi, müminleri, İslâm'a davet görevinde Hz. Peygamber'in (s.a) varisleri olarak bu görevi tam anlamıyla yerine getirebilmeleri konusunda eğitmektedir. Daha sonra münafıklar, kitap ehlini, kâfirleri ve müşrikleri İslâm'a davet eden veya onları kalın kafalılıklarından ötürü azarlayan, kendileri için hazırlanmış azaba karşı uyaran ve yanlış yol üzerinde devam etmelerine hiçbir özür bırakmayacak şekilde onları geçmiş ümmetlerin hayatından ders almamakla suçlayan bölümler gelmektedir.

On yıl boyunca Medine'de nazil olan surelerin arka-planı işte böyleydi. Bundan da anlaşıldığı üzere, bu surelerde öne çıkan üslûbun Mekke'dekilerden farklı olması gerekiyordu.

Üslûp

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere Kur'an, İslâm davetinin başlangıcı ile aynı anda nazil olmaya başladı ve bu yirmi üç yıl sürdü. Kur'an'ın çeşitli bölümleri, İslâm davetinin çeşitli merhalelerindeki çeşitli ihtiyaçlara göre nazil oldu. Bu nedenle böyle bir kitapta, diğer sıradan kitaplar ve din kitaplarındaki gibi bir üslûp bütünlüğü ve ayniliği aranmamalıdır. Kur'an'ın çeşitli bölümlerinin indirildiği dönemde küçük risaleler halinde yayınlanmak üzere değil, ihtiyaca göre apaçık hitabeler halinde sunulmak üzere gönderilmiş olduğu ve bu amaca uygun bir şekilde yayıldığı da unutulmamalıdır. Bu nedenle, Kur'an'ın, kaleme alınmış bir eserin üslûbuna sahip olmaması normaldir. Ayrıca, bu hitaplar bir profesörün verdiği derslerin mahiyetinden de farklı olduğu için, doğal olarak üslûbu da bu tür derslerden farklıdır. Hz. Peygamber'e (s.a) çok özel bir görev verilmişti ve O hem akla, hem de duygulara hitap etmek zorundaydı. O, görevi sırasında farklı kafa yapısına sahip birçok insanla ilgilenmek, birçok farklı ortama uymak ve çok çeşitli deneyimler yaşamak zorundaydı. Böyle bir kimse, bir mesajı yaymak ve harekete öncülük etmek için gereken her şeyi yapmalıdır. O, kurulu bir düşünce düzenini değiştirmek için, insanlara, mesajının farklı yönlerini sunmak ve düşmanlarının güçlerine karşı koymak için duyguları da uyandırmak durumundadır.

O aynı zamanda, kendisine uyanları düzenleyip eğitmeli, onları teşvik edip cesaretlendirmeli, karşı çıkanların iddialarına cevap vermeli, onların ahlâkî zayıflıklarını gözler önüne sermeli ve buna benzer birçok görevi yerine getirmelidir. İşte bu nedenler, tebliğin gerektirdikleriyle uygunluk içindedir. Bu yüzden Kur'an'ın bölümlerinde, bilinen kitaplardaki veya okul derslerindeki üslûbu aramak yanlış olur.

Bu durum aynı zamanda, bazı hususların Kur'an'da tekrar tekrar ele alınışını da açıklar. Bir hareket ve bir davet, belirli bir safhada sadece gerekli olan şeylerin sunulmasını ve gelecek safhalarla ilgili hiçbir şey söylenmemesini gerektirir. Bir safha, aylar veya yıllarca sürse bile, hareket bu safhada kaldıkça aynı şeylerin tekrar tekrar vurgulanmasının nedeni işte budur. Elbette bunlar, tekdüze olmamaları için farklı kelimeler ve çarpıcı olmaları için güzel ve zarif bir dille süslenmişlerdir. Bunun yanısıra hareketi her safhada güçlü kılabilmek için, uygun yerlerde temel inanç ve ilkeler tekrarlanmıştır. Bu nedenle, hareketin belirli bir safhasında nazil olan sureler farklı kelimelerle farklı şekillerde de olsa, genellikle aynı konuları ele almaktadırlar. Bundan başka Kur'an'ın bütün sureleri temel inanç ilkelerine dikkat çeker: Allah'ın birliği, O'nun sıfatları, Ahiret ve hesaba çekilme, ceza ve mükâfat, peygamberlik, kitaplara iman vs... Bütün sureler ibadeti, sabrı, sebatı, Allah'a inanıp güvenmeyi öğretirler. Çünkü bu hususlar hareketin hiçbir safhasında gözden uzak tutulamaz. Eğer bu temellerden biri herhangi bir safhada, hatta en son safhada zayıflasaydı, İslâmî hareket gerçek anlamıyla bir ilerleme kaydedemezdi.

Tertip

Mekkî ve Medenî sureler arasındaki fark gözönünde bulundurulduğunda, Kur'an'ın niçin nüzul,yani indiriliş sırasına göre düzenlenmediği sorusu da cevaplandırılmış olur. Bu soru bilhassa önemlidir; çünkü bu, İslâm düşmanları tarafından Kur'an hakkında yanlış izlenimler uyandırmak ve surelerin şimdiki düzeni hakkında saçma ve basit tahminlerde bulunmak üzere yöneltilmektedir. Onlara göre "Hz. Muhammed'e (s.a) uyanlar Kur'an'ı ne kronoloji, ne de başka bir şeye dayanan bir düzen içinde neşretmişler ve en uzun sureleri baş tarafa koyma yoluna gitmişlerdir...."

Bu tip zanlar, Kur'an'ın tertibine dayanak teşkil eden hikmetten habersiz bir cehalete dayanır. Kur'an bütün zamanlara hitap eden bir kitap olmasına rağmen, 23 yıl boyunca İslâmî hareketin geçtiği çeşitli safhaların gerektirdiklerine göre parça parça indirilmek zorundaydı.

Bu nedenle, hareketin derece derece meydana gelen gelişimine uygun olarak indiriliş sırasının, Kur'an'ın tamamlanmasından sonra uygun olmayacağı açıktır. O halde, değişen şartlara uygun yeni bir düzenleme gerekiyordu. Hareketin ilk safhalarında Kur'an, İslâm'dan tamamen habersiz olan kimselere hitap ediyordu ve tabiî olarak her şeyden önce onlara imanın temel ilkelerini öğretmek zorundaydı. Fakat tamamlandıktan sonra Kur'an, çoğunlukla, İslâm'ı kabul eden ve kendilerine Hz. Peygamber (s.a) tarafından emanet edilen görevi yürütmek üzere bir toplum oluşturan kimselerle ilgilenmeye başladı. Her dönemdeki İslâm toplumlarının ihtiyaçlarına uygun olması için, tamamlanmış kitabın tertibinin kronolojik düzenden farklı olması gerektiği açıktır. Daha sonra Kur'an, her şeyden önce müslümanları, hayatlarını düzene sokma ile ilgili görevleri konusunda da donatmak zorundaydı. Ayrıca onları, İslâm'dan habersiz olan kişilere Kur'an'ın mesajını iletmek üzere de hazırlamalıydı. Devamlı uyanık olmaları için onlara, geçmiş peygamberlerin ümmetleri arasında ortaya çıkan sapıklık ve kötülükleri de hatırlatmalıydı. Bu nedenle "Alâk" ve benzeri Mekkî sureler değil de, Bakara ve benzeri Medenî sureler Kur'an'ın baş kısımlarına yerleştirilmeliydi.

Bu bağlamda bir şey daha gözönünde bulundurulmalıdır. Birbirine benzer konuları ele alan surelerin bir araya toplanması fikri de Kur'an'ın gayesine aykırıdır. İncelenmesinin herhangi bir anında tek yönlülükten kaçınmak ve İslâm'ın tamamını okuyucunun gözleri önüne sermek amacıyla Mekkî sureler Medenî surelerin arasına serpiştirilmeli, Mekkî sureleri, Medenî sureler takip etmeli ve hareketin ilk safhalarında nazil olan sureler, sonra nazil olanların arasında serpiştirilmiş olmalıdır. İşte, Kur'an'ın şimdiki düzeninin hikmeti budur.

Kur'an'ın surelerinin şu anda bizim elimizdeki şekliyle yapılan sıralaması halifeler tarafından değil, bilâkis, Allah'ın yol gösterdiği şekilde Hz. Peygamber (s.a) tarafından yapılmıştır. Ne zaman bir sure nazil olsa Hz. Peygamber (s.a) vahiy kâtiplerini çağırır, kelime kelime onu dikte ettirir ve şu surenin, şu sureden önce veya sonraya yerleştirilmesini emrederdi. Aynı şekilde, başlı başına bir sure oluşturmayan bir pasaj, bir bölüm veya bir ayet nazil olduğunda onun nereye yerleştirileceğini, hangi surenin bütünü olduğunu belirtirdi. Namaz sırasında veya başka zamanlarda, bu sıralamaya göre Kur'an'ı okur ve ashabına da bu sıralamaya göre ezberleyip okumalarını söylerdi. O halde, Kur'an'ın bugünkü sıralamasının Hz. Rasûl (s.a) tarafından, vahyedenin bildirdiği şekilde, tamamlandığı günkü tertiple aynı olduğu tesbit edilmiş bir gerçektir.

Başlangıçta her ne kadar beş vakit namaz farz edilmemiş idiyse de namaz farzdı ve İslâmda namazın emredilmediği bir boşluk hiçbir zaman olmamıştır.

Derlenmesi

Kur'an'ı indiren Allah, O'nu sonsuza kadar koruyup muhafaza etmeyi de üzerine almıştır.

Ne zaman Kur'an'dan bir bölüm nazil olsa, Hz. Peygamber (s.a) tarafından hemen hurma ağaçlarının yaprakları, ağaç kabukları veya kemikler vs. üzerine yazdırılıyor ve hepsi bir mahfazada saklanıyordu. Bunun yanısıra ashabdan bazıları, kendileri için Kur'an'dan bazı bölümleri yazıyorlardı. Aynı zamanda namaz, daha İslâm'ın başlangıcından beri farz olduğu için, müminler namaz sırasında okumak üzere bazı bölümleri ezberliyorlardı.

Hz. Peygamber'in (s.a) yaşadığı dönemde birçok sahabe Kur'an'ı ezberlemişse de, Kur'an, bir kitap halinde derlenmemişti. Fakat O'nun irtihalinden hemen sonra meydana gelen bir olay bunu zorunlu kıldı. Büyük bir isyan başgöstermiş ve bu isyanı bastırmaya giden ashabın çoğunluğu öldürülmüştü. Bu şehitler arasında Kur'an'ı ezberleyen hafızlar da vardır. Bundan sonra Hz. Ömer (r.a) her tür tehlikeye karşı Kur'an'ın asıl şeklinin muhafaza edilmesi için gereken tedbirlerin alınması gerektiği ve sadece O'nu ezberleyenlere dayanmanın akıllıca bir iş olmadığı sonucuna vardı. Bu nedenle, Kur'an'ın tümünün tashih edilmiş bir şekilde toplanmasını teklif etti. Bu adımın atılması gerektiği konusunda, ilk başta Hz. Peygamber'in (s.a) yapmadığı bir işi yapmakta tereddüt gösteren Hz. Ebu Bekir'i (r.a) ikna etmeye çalıştı. Bir müddet tartıştıktan sonra Hz. Ebu Bekir (r.a) bunu kabul etti ve bu görevi Hz. Zeyd İbn Sabit'e (r.a) verdi. O da, Hz. Ebu Bekir (r.a) gibi aynı nedenle bu işte tereddüt etti; fakat sonunda, bu tarihî işi üzerine almayı kabul etti.

O, bu işe en uygun kimse idi. Hz. Peygamber'e (s.a) uzun zaman kâtiplik yapmıştı ve Kur'an'ı doğrudan O'ndan öğrenen sahabîlerden biriydi. Bundan sonra Hz. Peygamber'in (s.a) geride bıraktığı ve bazı sahabîlerde bulunan yazılı kısımlar toplandı.Kur'an'ın tümünü veya bir kısmını ezberleyen sahabelerin de yardımlarıyla bu yazılı bölümler tashih amacıyla birbirleriyle kelime kelime karşılaştırıldı. Hz. Zeyd (r.a) üç kaynak birbirine muvafık olmadıkça hiçbir şeyi kendi nüshasına almadı. Bu şekilde tashih edilmiş, doğruluğuna güvenilen ve tam bir nüsha derlenmiş oldu. Kur'an'ın bu tashih edilmiş nüshası Hz. Hafsa'nın -Hz. Ömer'in kızı ve Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından biri- evine kondu ve nüsha kopya etmek isteyen veya kendi elindeki nüshayı kontrol etmek isteyenlerin bu nüshaya başvurabilecekleri söylendi.

Surelerin sıralanması konusunda Hz. Zeyd (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a.) usulünü takip etti. Çünkü, O'nun başka bir yol takip etmesi veya edebilmesi imkansızdı. O, yaptığı her işte Hz. Peygamber (s.a)'e uyma konusunda o kadar dikkatli idi ki, Hz. Peygamber'in (s.a) yaşadığı dönemde böyle bir şey yapılmadığı için Kur'an'ın derlenmesi konusunda bile tereddüt etmişti. Bu nedenle, Kur'an'daki surelerin sıralamasının Hz. Peygamber'in (s.a) irtihalinden sonra yapıldığını düşünmek yanlıştır. Aynı şekilde, Kur'an'ı ezberleyen sahabîler de bunu mutlaka belli bir düzene göre yapmışlardı ve bu da Hz. Peygamber'in (s.a) uyguladığı ve öğrettiği düzen ve sıralamadan başkası olamaz.

İmam Mâlik der ki: " Kur'an, sahabîlerin Hz. Peygaber'den (s.a) duydukları şekilde düzenlenmiştir." Bunun yanısıra Kur'an birçok yerde kendisinden bir kitap olarak bahseder. Söz gelimi, Mekke'de ilk dönemlerde indirilen bir sure olan Müzemmil Suresi'nde Allah, Peygamberi'ne (s.a) şöyle emreder: "... Kur'an'ı belli bir düzen içinde oku." (Müzemmil: 4) Bu da Kur'an'ın daha vahiy başlangıcında bir kitap olmak üzere indirildiğini gösterir. Elbette bir kitabın da belirli bir düzen takip etmesi gerekir.

Lehçe Farkı

Arapça tüm Arabistan'ın ortak dili olmasına rağmen, çeşitli kabile ve bölgelerde lehçe farklarına da rastlanıyordu.

Bilinen nedenlerden dolayı Kur'an, Mekkeli Kureyşlilerin lehçesi ile indirildi. Bununla birlikte ilk önceleri, Arabistan'ın farklı bölgelerinde yaşayan Arapların, anlamada kolaylık olsun diye, Kur'an'ı kendi lehçeleri ile okumalarına izin verildi. Fakat bu, anlam olarak herhangi bir değişikliğe neden olmuyordu. Ama İslâm Arabistan sınırları dışına yayılıp, Araplar, Arap olmayan müslümanlarla ilişkiye geçince, Arap dili de bu yeni ortamdan etkilenmeye başladı. Bu nedenle Kur'an'ın farklı lehçelerinin, birçok yanlış anlamalara ve farklı lehçelere sahip kişiler arasında anlaşmazlıklara sebep olabileceğinden korkuldu.

Hatta, herkes birbirini Kur'an'ı değiştirmekle suçlamaya da başlayabilirdi. Ayrıca Kur'an'ın saf ve berrak Arapçasının Arap olmayan müslümanlarla temasa geçen Araplar tarafından bozulma tehlikesi de vardı. Bu nedenle Hz. Osman (r.a) halifeliği döneminde, Hz.Peygamber'in (s.a) diğer sahabîleriyle de istişare ederek, bütün İslâm dünyasında Kur'an'ın tek bir kopyasının, Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafından derlenen ve tashih edilen nüshasının kullanılması gerektiğine ve diğer tüm lehçelerin yok edilmesine karar verdi. İleride herhangi bir karışıklık ve yanlış anlama olmasını önlemek amacıyla diğer bütün kopyaları yaktırdı. Örneğin, ashabdan bazıları kendi nüshalarına açıklayıcı notlar ve yorumlar eklemişlerdi; bu da, Kur'an'ın asıl metni ile karışabilirdi. O dönemde böyle bir şeyin imkânsız olmasına rağmen, gelecekte herhangi bir karışıklığa meydan vermemek ve Kur'an'ı mümkün olan herhangi bir değişiklikten korumak için bu tür önleyici bir faaliyete başvurulmuştur.

Şu anda dünyanın her tarafında okunan Kur'an, Hz. Ebu Bekir'in (r.a) emri ile derlenen nüshasının, Hz. Osman (r.a) tarafından resmi bir emirle farklı bölgelere gönderilen nüshaların bir kopyasıdır. Bugün bile, dünyanın çeşitli bölgelerindeki büyük kütüphanelerde çok eski nüshalar bulunmaktadır. Eğer Kur'an'ın her tür değiştirme ve tahriften korunduğu konusunda şüphe duyan bir kimse varsa, Kur'an'ın herhangi bir kopyasını bu nüshalardan biriyle karşılaştırıp, kendi kendini ikna edebilir. Bundan başka, eğer bir kimse Batı Afrika'da, Cezayir'deki bir kitapçıdan bir Kur'an nüshası alsa ve bunu, örneğin, Doğu'da, Cava'dan aldığı diğer bir nüsha ile karşılaştırsa ikisinin birbiri ile ve Hz. Osman (r.a) döneminde çoğaltılan nüshalarla aynı olduğunu görecektir. Eğer bundan sonra da hâlâ şüphe duyan varsa, ona dünyanın herhangi bir yerinden Kur'an nüshası alıp, Kur'an'ı ezbere bilen bir kişinin hafızası ile kelimesi kelimesine karşılaştırması tavsiye edilir. Böyle bir kimse de, okunan metnin, yazılı metne kelimesi kelimesine uyduğunu görecektir. Bu, bugün okunan Kur'an'ın Hz. Muhammed'in (s.a) dünyaya sunduğu Kur'an'ın aynısı olduğunun açık ve karşı konulamaz bir ispatıdır. Yoldan çıkmış biri O'nun Allah'tan geldiği konusunda şüphe duyabilir; fakat hiç kimse O'nun her tür ekleme, eksiltme ve değiştirmeden uzak olduğu, sahihliği ve doğruluğu konusunda en ufak bir şüphe bile duyamaz. Çünkü tüm insanlık tarihinde, bu Kur'an'ın, Hz. Peygamber (s.a) tarafından insanlığa sunulan Kur'an'ın aynı olması gerçeği kadar sahih bir şey yoktur. Aksi halde bu, tarihte Roma İmparatorluğunun bir zamanlar Hindistan'da Moğol hakimiyetinin ya da Napolyon diye bir hükümdarın mevcudiyetini inkar etmek kadar cahilce bir iddiadan başka bir şey olarak anlaşılamaz.

Şimdi de, Kur'an'ın farklı okunuşlarını ele alalım. Çünkü bunlar da birtakım yanlış anlamalara neden olmuşlardır. Aşağıdaki noktalar bizi bu farklı okunuşların mahiyeti hakkında aydınlatacaktır.

1) Hz. Peygamber (s.a) döneminde O'nun katipleri tarafından kullanılan Arapça yazıda ne harekeler (sesli okuma işaretleri), ne de noktalar vardı. Hz. Ebu Bekir'in (r.a) halifeliği sırasında Hz. Zeyd (r.a) tarafından derlenen ve Hz. Osman (r.a) tarafından farklı bölgelere dağıtılan nüshalar için de aynı şey söz konusuydu.

2) Her ne kadar Kur'an'ın tashihi yazılı şekilde yapılmışsa da, O'nun tebliği, okuma-yazmanın yaygın olmayışı ve kâğıt azlığı nedeniyle ağızdan yapılıyordu. Gerçi okuma-yazma bilen Araplar metni çözmekte pek zorluk çekmiyorlardı. Kur'an'ı Hz. Peygamber'in (s.a) ve O'nun ashabının ağzından öğrenen ve ezberleyen binlerce kimse vardı. Bunlar Kur'an'ı Hz. Peygamber'den (s.a) ve ashabından öğrendikleri şekilde başkalarına da öğretiyorlardı.

3) Hz. Osman (r.a) İslâm'ın çeşitli merkezlerine sadece tashih edilmiş bir Kur'an nüshası göndermekle kalmadı; onunla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a) öğrettiği doğru okuma şeklini muhafaza edebilmesi için bir de Kaari  gönderdi.

4) Zamanla Kur'an'ın doğru okunmasını muhafaza edebilmek için, yazıya hareke konmasına ihtiyaç duyuldu. Bunun üzerine Basra Valisi (H. 45'den 53'e kadar) Hz. Zeyd'in (r.a) emri ile sesli okuma için işaretler kondu. Daha sonra, Abdül-Melik'in saltanatı (H. 65-85) döneminde Haccac bin Yusuf, sesli okumaya yarayan harekelerle birbirine benzeyen harfleri ayırmaya yarayan noktalar için farklı işaret ve semboller belirlemek üzere bir grup alimi görevlendirdi. O zaman belirlenen işaretler bugüne kadar kullanılagelmiştir.

Yukarıdaki tarihî gerçeklerden anlaşılacağı üzere Kur'an'ın okunması (ufak bazı değişikliklerle birlikte) Hz. Peygamber'in (s.a) uyguladığı ve öğrettiği kıraatın aynısıdır. Bütün alimler ve Kurra sadece aşağıdaki şartlara uyan okumanın sahih olacağı konusunda görüş birliği içindedirler: a) Okuma, Hz. Osman'ın (r.a) dağıttığı nüshanın metnine tamamen uymalıdır. b) Arapça'nın lehçesine, gramerine, üslûbuna ve deyimlerine uymalıdır ve her şeyin ötesinde: c) Okunan metin kesintisiz bir isnad zinciriyle Hz. Peygamber'e (s.a) ulaşmalıdır. Bu neden Kur'an kıraatinde sadece birkaç farklı tarz vardır ve bunlar anlam bakımından birbirine zıt değil, aksine anlam ve kapsamı genişletecek niteliktedirler. O halde, Hz. Peygamber'in (s.a) bu farklı şekildeki okumaları kendisinin de yaptığında şüphe yoktur. Bu değişiklikler, anlamı daha kapsamlı ve anlaşılır kılmaktadır.

Örneğin, Fatiha suresinin 3. ayetinin ve Maide suresinin 6. ayetinin iki sahih kıraatini ele alalım. Fatiha'nın 3. ayetinin bir tür okunuşu, yani (maliki yevmiddîn) "Din gününün sahibi" anlamına gelir; diğer okunuşu, yani: (maliki yevmiddîn) ise: "din gününün hükümdarı" anlamına gelir. Bu iki farklı okunuşun, ayetin anlamını daha da açıklığa kavuşturduğu görülmektedir. Maide'nin 6. ayetinin bir okunuşu: (feğsilûvucuheküm ... veracüleküm) "Yüzlerinizi yıkayın... ve ayaklarınızı da (yıkayın)" anlamına gelir. İkinci tür okunuşu ise (feğsilûvucuheküm) (ve emsehû birusülukum veercilekum) "Yüzlerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve ayaklarınızı da (meshedin)" anlamına gelir. İkinci tür okunuş, bir önceki abdestte ayakların yıkanmasından sonra mest giyildiğinde, ıslak ellerle mestler üzerine mesh edilmesini mümkün kılar. Bu izin, seferde 72 saat, sefer dışında 24 saatlik bir süre için geçerlidir. Bu iki örnekte de, farklı kıraatin asılda hiçbir değişikliğe neden olmadığı görülmektedir. Aksine farklı kıraat, anlamı daha geniş kapsamlı kılmaktadır. Aynı şey diğer farklı okunuşlar için de geçerlidir.

Evrensellik

Herkes, Kur'an'ın tüm insanlığı hidayete ulaştırmakla görevli olduğu iddiası taşıdığını bilir. Fakat Kur'an, okunduğunda, O'nun nazil olduğu dönemdeki Arap toplumuna hitap ettiği görülür. Bazı yerlerde diğer insanlara ve genelde tüm insanlığa hitap ediyorsa da, çoğunlukla Arapların ilgisini çeken ve onların çevresiyle, tarihiyle ve gelenekleriyle ilgili konuları ele alır. Bu, tabiî olarak şöyle bir soruya neden olur: Tüm insanlığın hidayeti için indirilmiş olmasına rağmen, Kur'an, nazil olduğu dönemin yerel ve ulusal unsurlarına neden bu kadar çok yer verir? Bunun hikmetini anlamayan kimseler, şöyle bir iddiaya koyulurlar: Kur'an, gerçekte o dönemin Araplarını ıslah etmek amacıyla indirilmiştir; fakat sonraları, nasıl olduysa, O'nun bütün insanlık ve bütün zamanlar için indirildiği iddia edilmeye başlandı.

Eğer bunu söyleyen kişi, sadece karşı çıkmış olmak için karşı çıkmıyor ve meselenin aslını öğrenmek istiyorsa, ona Kur'an'ı okumasını ve bu şüpheye neden olan noktaları işaretlemesini tavsiye ederim. Daha sonra orada, sadece o dönemin Araplarını kasteden herhangi bir fikir, ilke veya görüş varsa onları belirlemelidir. Evrensel uygulamaya uygun olmayan ve sadece o dönem Arapları için geçerli olan ahlâkî prensip, kanun veya düzenlemeleri belirli bir topluluğun şirk dolu inançlarını reddedip kötü geleneklerini ortadan kaldırması ve Allah'ın birliği ile ilgili burhanları (kesin deliller) onların çevresindeki nesnelere dayandırması, bu davetin sadece yerel ve geçici olduğu fikrine bir destek teşkil etmez.

Meseleyi yakından incelemeli ve Kur'an'ın Arabistan'ın putperest halkı için söylediklerinin, her dönem ve her yer için geçerli olup olmadığına, aynı burhanları her dönem ve her yerdeki putperestliğe karşı çıkmak için kullanıp kullanamayacağımıza ve Kur'an'ın Allah'ın birliği ile ilgili öne sürdüğü burhanları, bazı ufak değişikliklerle her zaman ve her yerde kullanıp kullanamayacağımıza karar vermeliyiz. Eğer bu sorulara verilen cevap olumlu ise, o zaman böyle evrensel bir vahyin belli bir dönemde, belli bir topluluğa hitap ettiğinden ötürü, yerel veya geçici olarak kabul edilmesi için hiçbir sebep yoktur. Dünyada, başından sonuna kadar hiçbir somut örneğe ve özel duruma yer vermeksizin her şeyi soyut bir şekilde ele alan hiçbir felsefe, hayat düzeni veya din yoktur. Çünkü sadece soyut planda bir hayat tarzı ve modeli kurmak im-kânsızdır. Bunun farz-ı muhal, mümkün olduğunu kabul etsek bile, böyle bir sistem daima kâğıt üstünde bir teori olarak kalır ve hiçbir zaman pratiğe yansımaz.

Bunun yanısıra, sonunda uluslararası plana yansıyacak olan bir ideolojik hareketin daha işin başında uluslararası bir seviyeden başlaması ne gerekli, ne de yararlı olur. Buna başlamanın en doğru yolu, hareketi, doğduğu ülkede başlatmak ve istenilen hayat nizamının temelini oluşturacak olan ana ilkeleri ve öğretileri sunmak olmalıdır. Daha sonra hareketin temsilcileri, bu ilke ve öğretileri, ortak dil, alışkanlık ve geleneklere sahip oldukları insanların kafalarına işlemelidirler. İşte önce bu ilkeleri, kendi ülkelerinde uygulamalı, mutlu ve başarılı bir hayat sistemi sergileyerek bu ilkelerin değerini ispat etmelidirler. Tabiî olarak bu, diğer ulusları da etkileyecek ve onlardan akıllı olanlar, bu hareketi kavrayıp, kendi ülkelerinde de başlatacaklardır. O halde belirli bir ideolojik sistem, sadece ilk önce belirli bir kavme sunulduğu ve belirli bir topluluğa hitap ettiği için ulusal olamaz. Bu vesileyle belirtelim ki, ulusal bir sistemi uluslararası olanından ve sürekli bir sistemi geçici olandan ayıran nokta şudur: Ulusal bir sistem, ya diğer uluslardan üstün olduğunu iddia eder ve bu üstünlüğü sağlamaya çalışır ya da özellikleri nedeniyle başka uluslara uygulanamayan ilke ve öğretiler sunar. Diğer taraftan uluslararası bir sistem, tüm insanlara eşit statü ve hak verir; ayrıca, her yer ve zamanda uygulanabilecek ilkeler ortaya koyar. Oysa, geçici bir sistemin ilkeleri, belli bir zaman sonra uygulanamaz hale gelir. Ebedî bir sistemin ilkeleri ise her dönemde uygulanmaya müsaittir. Kur'an'ı yukarıda belirtilen noktalar ışığında inceleyen kimse, O'nun öğretilerinin evrensellik özelliğine sahip olduğu sonucuna varacaktır.

Tam Bir Düstur

Zihinde karışıklık doğuran başka bir husus da, Kur'an'ın tam bir hayat düsturu olması konusudur. Kur'an'ı okuyan kimse, O'nda sosyal, kültürel, politik, ekonomik vs. problemlerle ilgili ayrıntılı kanun ve düzenlemelere rastlayamaz. Bu nedenle bir kimse, Kur'an'da kitabın kendisinin de çok önem verdiği namaz ve zekâtla bile ilgili ayrıntılı düzenlemeler olmadığını görünce şaşkınlığa düşmektedir. Sıradan bir okuyucunun, bu kitabın tam bir düstur olarak adlandırıldığını anlayamamasının nedeni işte budur. Bu yanlış anlamanın nedeni, karşı çıkan kişinin Allah'ın sadece kitap göndermekle kalmayıp, O'nun öğretilerini pratikte uygulayarak sunan bir Rasûl de gönderdiği gerçeğini gözden uzak tutmasıdır. Bu konuyu açıklığa kavuşturmak için, bir binanın yapımını örnek olarak ele alabiliriz. Eğer sadece binanın bir planı hazırlanmış ve inşaatı yaptırıp yönetecek bir mühendis görevlendirilmemişse, ancak o zaman, tüm ayrıntılara yer verilmelidir. Fakat eğer planla birlikte inşaatı yapmak için bir de mühendis görevlendirilmişse, o zaman ayrıntılı bir plana gerek yoktur. Bu durumda, istenilen özelliklerin, anahatlarıyla belirtildiği bir plan yeterlidir. Bu nedenle böyle bir plana eksik diyerek kusur bulmak yanlış olur. Allah Kur'an'la birlikte Rasûlünü (s.a) de gönderdiği için Kur'an'da sadece temel ilkeleri ve önemli direktifleri vurgulamış ve ayrıntılara yer vermemiştir. O halde Kur'an'ın asıl fonksiyonu, İslâm dininin entellektüel ve ahlâkî temelini açıkça ortaya koyup bunları örneklerle güçlendirmek ve kalplere işlemektir. İslâmî hayat tarzının uygulamaya ait yönü söz konusu olduğunda ise, Kur'an, ancak hayatın her yönü ile ilgili sınır ve hadleri belirler ve ayrıntılı kanun ve düzenlemelere koyulmaz. Bunun yanısıra bazı önemli yerlerde, parçaların, Allah'ın dilediğine uygun bir biçimde nasıl birleştirileceğini öğreten kılavuzlar, yol işaretleri yerleştirir. İslâmî hayat düzenini Kitap'taki düsturlara uygun bir şekilde pratiğe aktarma görevi, özel olarak birey için, toplum için ve İslâm devleti için, Kur'an ilkelerine uygun bir hayat tarzı kurmak üzere gönderilen Hz. Peygamber'e (s.a) verilmiştir. O halde Kur'an, Hz. Peygamber'in (s.a) sünneti ile birlikte alındığı ölçüde eksiksiz bir hayat düsturudur.

Zihinleri meşgul eden diğer bir sorun da, Kur'an'ın tefsirindeki farklı eğilimlerdir. Kur'an, bir taraftan Allah'ın kitabında ayrılıklar çıkaran ve dinde bölücülük yapanları sert bir dille eleştirirken, diğer taraftan Kur'an'ın o kadar farklı yorumları yapılmaktadır ki, hemen hemen hiçbir emir hakkında ortak bir yorum yoktur.

Sadece, sonraki dönemlerin alimleri birbirinden farklı düşünmekle kalmıyor; fakat, Hz. Peygamber'in (s.a) ashabını ve onlara tâbi olanları da içeren selef alimleri arasında da emir ve yasakların her ayrıntısında görüş birliği olmadığı görülüyor. O halde bütün bu kimseler, Kur'an'da tevil yapmakla suçlanan kimselere dahil midirler? Öyle değilse, şu halde hangi görüş ayrılıkları Kur'an'da yasaklanmıştır?

Bu problem çok geniş kapsamlıdır ve bu sorunu ayrıntılarıyla tartışmanın yeri de burası değildir. Burada şunları söylemek yeterlidir: Kur'an, İslâm'ın temel ilkelerinde anlaşma olduğu ve farklı fikirlere sahip olanlar İslâm toplumunun sınırları içinde kaldıkları sürece, direktifleri hakkında yapılan sağlıklı yorum farklılıklarına izin vermiştir. Kur'an, kendine tapınma ve sahtekârlıktan kaynaklanan ve kavga ve bölücülüğe neden olan farklılık ve ihtilâfları yasaklar. Bu iki tür ihtilâfın ne yapıları ne de sonuçları birbirine benzemediği için aynı katagoride ele alınmamalıdırlar. Birinci tür ihtilâf ilerleme için gereklidir ve hayata canlılık verir. Bu nedenle akıllı ve düşünen üyelere sahip her toplum bunu teşvik etmelidir. O'nun varlığı hayat işaretidir ve sadece aptal üyelere sahip olmak isteyen bir toplum onu yasaklar. İkinci tür ihtilâf ise, herkesin bildiği gibi, kendisini körükleyen toplumu parçalar. Bu nedenle, bu tür ihtilâfın bir toplumda bulunması sağlık işareti değil, bir hastalık habercisidir ve hiçbir zaman iyi sonuçlar doğurmaz.

Bu iki tür ihtilâf aşağıdaki şekilde açıklanabilir:

Sadece Allah ve Rasûlünün (s.a) itaate lâyık olduğu ve tüm kanun ve direktifleri belirlemede Kur'an'ın ve sünnet'in nihâî otorite olduğu konusunda aynı görüşü paylaşan iki âlim veya fakih olduğunu farzedin. Bu noktada birleştikten sonra bunlar, kendi görüşlerinin İslâmî ve gayri İslâmî olanı belirlemede kıstas olduğunu savunmaksızın ve böyle bir görüş ayrılığı nedeniyle birbirlerini İslâm sınırları dışında olmakla suçlamaksızın, bazı ayrıntılarda veya bazı kararlarda farklı görüşlere sahip olabilirler. Görüşlerini destekleyen deliller sunup, kararı halka veya eğer hukukî bir mesele ise, mahkemeye veya toplumun yargı organına sunarlar. Bundan sonra, ya iki taraftan biri kabul edilir veya her ikisi de kabul edilir. Fakat İslâm'ın temel ilkelerinde ve yeni toplum yapısına götüren meselelerde hiçbir değişiklik yapılamayacağına da dikkat edilmelidir. Örneğin, bir âlim, bir hâkim, imam veya bir velinin (Allah ve Rasûlünün temel ilke olarak belirlemedikleri) bir meselede bir fikir oluşturup, bu fikri İslâm'ın temel ilkelerinden biri olarak ilân etmesi, bu görüşe karşı çıkanları İslâm sınırları dışında sayması ve kendine uyanlarla birlikte bir topluluk kurup şöyle demesi yanlıştır:

"Gerçek İslâm toplumu budur ve bunun dışındakiler Cehennem'liklerdir. Bu nedenle eğer müslümansanız bu topluluğa katılın, aksi takdirde müslüman sayılmazsınız." Kur'an'ın yasakladığı ihtilâf türü işte budur. Birinci tür ihtilâfa Hz. Peygamber'in (s.a) kendi döneminde de rastlanmıştır. Hz. Peygamber (s.a) sadece bu tür ihtilâfa izin vermekle kalmamış, aynı zamanda onu teşvik de etmiştir. Çünkü bu, toplumda düşünen ve araştıran akıllı insanlar olduğunu gösteren bir sağlık işaretidir. Bu aynı zamanda, toplumdaki akıllı kimselerin İslâm'la ve öğretileriyle ilgilendiklerinin, hayatla ilgili sorunlara İslâm dışında değil, İslâm'dan çözümler bulmaya çalıştıklarının göstergesidir. Ayrıca bu, toplumun ilkelerde birleşmiş olmasına rağmen, ictihad kapılarının devamlı açık kalması için, düşünürlerine belli sınırlar içinde araştırma özgürlüğü verdiği altın kurala delâlet eder.

Kur'an'ı İncelemekle İlgili Tavsiyeler:

En son olarak, Kur'an'ı incelemekle ilgili birkaç tavsiye sunuyoruz:

Çok farklı kişiler, farklı amaçlarla Kur'an'a yaklaştıkları için, bütün herkesin ihtiyacına cevap verecek genel-geçer bir Kur'an okuma tavsiyesi sunmak imkânsızdır. Fakat ben, sadece Kur'an'ı anlamak ve insanî problemlerinin çözümünde O'nu rehber edinmek isteyen kimselerle ilgileniyorum. Bu nedenle onların ihtiyaçlarını karşılayacak ve zorluklarını ortadan kaldıracak bir takım tavsiyeler ve öneriler sunuyorum.

Kur'an'ı anlamanın birinci şartı, O'nu açık ve tarafsız kafa ile okumaktır. Kur'an'ın vahiy olduğuna inansın ya da inanmasın, bir kimse mümkün olduğu kadar, O'nun lehinde veya aleyhinde sahip olduğu önyargıların tümünden zihnini temizlemeli, önceden edindiği tüm fikirleri yok etmeli ve bundan sonra sadece anlamak amacıyla O'na yaklaşmalıdır. Kendi önyargıları ile Kur'an'a yaklaşan kimseler, satırlar arasında kendi düşüncelerini okurlar ve bu nedenle Kur'an'ın iletmek istediği mesajı kavrayamazlar. Bu tür bir incelemenin diğer kitaplar için de verimsiz olacağı açıktır; fakat, Kur'an sözkonusu olduğunda daha da verimsiz hale gelir.

Gözönünde bulundurulması gereken bir nokta daha vardır: Eğer bir kimse, Kur'an'ın içeriği hakkında şöyle-böyle bir fikre sahip olmak istiyorsa, o zaman bir kez okumak yeterlidir. Fakat eğer kişi, O'nu derinlemesine anlamak istiyorsa, bir çok kez ve her seferinde başka bir bakış açısıyla okumalıdır. Kur'an'ı iyice incelemek isteyen kimseler, her şeyden önce, O'nun ortaya koyduğu hayat tarzını anlayabilmek için tüm Kur'an'ı en az iki kez okumalıdırlar.

Böyle bir kimse Kur'an'ı okurken O'nun temel ilkelerini ve bu ilkeler üzerinde kurmak istediği hayat tarzını da kavramaya çalışmalıdır. Bu ön çalışma sırasında zihninde bazı sorular belirirse bunları not etmeli ve okumaya devam etmelidir. Çünkü bunlara Kur'an'ın diğer bölümlerinde cevap bulması mümkündür. Eğer bu sorulara cevap bulursa, bunları da sorularla birlikte not etmelidir. Fakat eğer ilk okuyuşta zihninde beliren sorulara cevap bulamazsa, sabırla ikinci kez okumalıdır. Kendi tecrübeme dayanarak diyebilirim ki, ikinci kez okuyuşta hemen hemen hiç cevaplandırılmamış soru kalmaz.

Bu şekilde Kur'an hakkında genel bir kanıya vardıktan sonra ayrıntılı bir incelemeye başlanıp, öğretilerinin farklı yönleri hakkında notlar alınabilir. Örneğin, O'nun hangi hayat şeklini tasvip edip, hangisini kötülediği not edilebilir. İyi ve kötü insanın özellikleri yan yana sıralanmalıdır ki, iki tür davranış kalıbı da aynı anda insanın gözünde canlanabilsin. Aynı şekilde, insanı kurtuluş ve başarıya götüren şeylerle, başarısızlık ve hezimete görüren şeyler yanyana sıralanmalıdır. Buna benzer bir şekilde Kur'an'ın, iman, ahlâk, ibadetler, yükümlülükler, medeniyet, kültür, ekonomi, siyaset, hukuk, sosyal sistem, savaş, barış ve diğer insanî meselelerle ilgili öğretileri ayrı başlıklar altında toplanmalıdır. Bu notlar öğretilerin her yönünü ele alacak bir şekilde bütünleştirilmeli, sonra da tam bir hayat tarzı oluşturacak şekilde bir araya getirilmelidir.

Eğer bir kimse, herhangi insanî bir problemin Kur'an'da nasıl çözümlendiğini öğrenmek istiyorsa, ilk önce klâsik olsun, modern olsun, bu meseleyle ilgili tüm literatürü incelemeli ve temel meseleleri not etmelidir. Bu meseleyle ilgili o zamana dek yapılmış araştırmalardan da yararlanmalıdır. Daha sonra bu kitap ve araştırmalarda ele alınan meselelere cevap bulmak amacıyla Kur'an'ı incelemelidir. Kendi tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, bir kimse herhangi bir probleme çözüm bulmak amacıyla Kur'an'a yaklaştığında, bu çözümü daha önceden ummadığı ve atlayıp geçtiği ayetlerde bile bulabilecektir.

"Tefhimu'l Kur'an"ın her pragrafının bir tek ünite imiş gibi incelenmesi tavsiye edilir. Kur'an, ilk önce bazı tercümeler, sonra da "Tefhimu'l Kur'an" yardımıyla Arapça metinden incelenmelidir. İşte o zaman, Allah'ın lütfu ile, Kur'an'ın anlamları kişiye apaçık olacaktır.

Fakat tüm bunlara rağmen, bir kimse Kur'an'ın mesajını pratiğe aktarmaksızın O'nun ruhunu tam anlamıyla kavrayamaz. Çünkü Kur'an, ne kolayca okunacak bir soyut teori ve fikirler kitabıdır, ne de ancak üniversite ve manastırlarda incelenebilecek dinî bir muamma kitabıdır. O, insanları bir harekete davet etmek ve bu harekete uyanların etkinliklerini, bu amacı elde edebilmeleri için yönlendirmek üzere gönderilmiş bir kitaptır. Bu nedenle O'nun gerçek anlamını kavrayabilmek için kişi hayatın bağrına atılmalıdır. Hz. Muhammed (s.a) gibi yumuşak ve sessiz birinin, sessizliğinden çıkıp İslâm hareketini başlatmasının ve karşı çıkanlarla savaşmasının nedeni işte budur. O'nu her türlü yanlışlığa ve kötülüğe karşı savaş ilân etmeye ve şartlar ne olursa olsun kâfirlerle mücadele içinde olmaya teşvik eden Kur'an'dı. Daha sonra Kur'an her evden temiz mizaçlı kimseleri kendine çekti ve onları, yeni harekete karşı çıkmak üzere kendilerini hazırlayan, eski düzenin savunucularına karşı mücadele etsinler diye lider etrafında topladı. Yirmi üç yıl kadar süren, doğru ile yanlış, hak ile bâtıl arasındaki bu uzun ve şiddetli savaş boyunca Kur'an, İslâmî hayat tarzını mükemmel bir şekilde kurmayı başarıncaya dek her an ve her safhada İslâmî harekete rehberlik etmeye devam etti.

O halde bir kimse sadece O'nun kelimelerini okuyarak Kur'an'daki doğruları kavrayamaz. Bunları kavrayabilmek için kişinin iman ile küfür, İslâmî ile gayri İslâmî, hak ile bâtıl arasındaki çatışmada etkin bir rol alması gerekir. Bir kimse, ancak, O'nun mesajını kabul edip, tüm insanları bunu kabul etmeye çağırdığında ve O'nun Hidayet'i üzere hareket ettiğinde O'nu anlayabilir. Ancak bu şekilde kişi, Kur'an'ın vahyedildiği dönemde olanları anlayıp tecrübe edebilir. Böyle bir kimse o dönemde, Mekke'de, Taif'te, Habeşistan'da karşılaştığı şartların aynısıyla karşılaşıp, Bedir'de, Uhud'da, Huneyn ve Tebük'te yaşanana benzer bir ateş çemberinden geçecektir. Ebu Cehil'lerle, Ebu Leheb'lerle, iki yüzlü münafıklarla, "Yahudilerle", kısacası Kur'an'da bahsedilen her türlü insanla karşılaşacaktır. Bu mükemmel bir tecrübedir ve bu tecrübe etmeye değer bir husustur. Bu tecrübelerin herhangi bir safhasından geçerken kişi, şu şu safhalarda nazil olduğu ve hareketi yönlendirmek üzere, şu şu talimatları verdiği kendiliğinden belli olan bazı ayet ve surelere rastlayacaktır. Bu şekilde kişi, kelimenin sözlük anlamlarını tam kavrayamasa, gramer ve belâgatın inceliklerini tam çözümleyemese bile, Kur'an sahip olduğu ruhu kendiğinden ortaya koyar. Aynı formül, O'nun emirlerine, ahlâkî öğretilerine, ekonomi ve kültürle ilgili talimatlarına ve insan hayatının çeşitli yönleri ile ilgili kanunlarına da uygulanabilir. Bunlar pratiğe aktarılmadıkça anlaşılamazlar. O halde, O'nu pratik hayattan uzaklaştıran kişiler ve toplumlar, sadece dudaklarıyla okuyarak O'nun anlamını kavrayıp ruhunu idrak edemezler.

Bu eser bendendir, gerçek bilgi ise Allah katındadır. O'na güveniyor ve O'ndan hidayet diliyorum.

Kur'an okurken ortaya çıkacak tüm soruları Giriş bölümünde tartışmak istemediğim için bazı ayetler ve bazı surelerde ortaya çıkması muhtemel olan soruları bilerek ele almadım. Çünkü bunları yeri geldikçe "Tefhimu'l Kur'an"da ele almak istiyorum. Burada sadece Kur'an'ın tümünü ele alacak genel bir inceleme esnasında beliren soru ve problemlere değindim. Bu nedenle okuyucu, bu tür sorularla ilgili hükmünü ancak "Tefhimu'l Kur'an"ın tümünü okuduktan sonra vermelidir. O zaman da hâlâ cevaplandırılmamış veya ele alınmamış sorular kalırsa, ilerde ele alabilmem için bana bildirilmelidir.

Ebu'l-A'lâ Mevdûdî

 

 

.