. | BENİM DİNİM, SENİN DİNİN, O’NUN
DİNİ… Nurettin Özcan Nida Dergisi – Ekim 2007
Bu yazımızda,
Türk toplumunun islama bakış serüveninde çok kısa tarihsel bir seyir yaparak, İslam’ın
bizim kültürümüzdeki algılanış biçimi hakkında belirleyici çok küçük notlar
düşüp, ruhumuzda üstün bir değeri olduğunu söylediğimiz İslam’ın aslında gözleri
kamaştıracak bir düzeyde hayatımıza alınıp alınmadığını görmeye çalışacağız.
Yoksa maksadımız, Türklerin, Muaviye’nin valisi Ubeydullah bin Ziyad ile başlayıp
Kuteybe ile yoğunlaşan ve bugüne uzanan geniş bir tarihi hikâyesini ortaya koymak değildir.
Görmek istediğimiz yalnızca, Allah’ın koyduğu hükümlerin geniş bir yelpaze içinde
geçmişten günümüze ne kadar duyarlılıkla ele alındığını görmektir o kadar. Nazım Paşa’nın;
“Be biz Osmanlıyız, biz bize benzeriz” diye söylediği meşhur bir sözü vardır.
Dolayısı ile bizim kültür atlasımızdaki her anlayış’ın, her olgu’nun
yalnızca bize ait istisnai renkleri taşıyor olması tarihi bir vakıadır. Yalnızca
bizim toplumsal dokumuza has olan, batı toplumlarında benzerini bizdeki kadar büyük
ölçekler içinde göremeyeceğimiz ve bizi bütün açıklığıyla tanımlayıcı
vasıflarımızdan biri de, yalnızca yönetim erki’nin ve aydınların gösterdiği
yolda derin bir iç rahatlığı ve kendinden geçiren bir biat anlayışı ile yolumuzu sürdürme
anlayışımızdır. Tarih boyunca hep çok üstün görülen iradelerin buyrukları
tartışılmaz değerde emirler telâkki edilmiş ve onlara kusursuzca itaat edilmiştir.
Bugün bile insanların sürüler halinde bir yığın cemaate kapılanıp oradan fikir
alıp iman tazelemeye duydukları ihtiyaç, kıt bir zekâdan ziyade, deva reçetelerini
hep başka iradelerden isteme alışkanlığındandır. Bu o kadar öyledir ki; bunun
öyle olmadığı söylendiği ölçüde bizzat öyledir. Ve ne yazık ki, bu tarafımız,
bizi selamete çıkaracak en faydalı ve en duyarlı yanlarımızı elimizden alarak hep
başkalarının ruh üstünlüğüne güvenmemizi kolaylaştırmıştır. 1924 yılının
ilkbaharı. Erzurum Pasinler’de bir depremde birçok köyün evi yıkılır. Zarar gören
halk için oraya giden devlet ricâli insanlarla konuşmaya, bilgi toplamaya başlar. Bir
ara yetkili kenarda suskunca duran şahsa sorar: “Hükümet sana kaç lira verse zararını
karşılayabilirsin?” adam yöre ağzıyla cevap verir: “Valle Padişeh bilir,” “Baba artık Padişah yok, siz onları
kaldırdınız, söyle bakalım zararın nedir?” adam yine cevap verir: “ Padişeh
bilir.”(Niyazi Ahmet
Banoğlu-Tarihi Öyküler CD2-Genelge ile devrim olmaz) İşte bizim
insanımız, kendi ruhuna kılavuzluk edecek iradeyi elde edemediği ve kendisini daima
yeteneksiz bulduğu için, geleceğini de sürekli hatalı temalar ve şüpheli yollarda
aramıştır. Sistem bazen bunun öyle olmadığını, zihinsel dönüşümün
başladığını ve artık toplumsal iradenin özgür kalacağı olgunluğa geldiğinizi
size hissettirecek dramlarını ortaya sürer. Ve siz bu noktada; “evet artık kendime
malikim” dediğiniz anda yeniden bir başka oyunun rolünü üstlenmişsinizdir. Bu
durum sosyal hayatın bütün alanlarında böyle olmuştur ve böyle sürmektedir.
İstisna denilecek aykırılıklar zaman zaman göze gelse de sistemin boğucu atmosferi içinde
kolayca örtülmektedir. Zaten bir devrin ünlü sadrazamı Keçeci Fuat Paşa, halkın bu
suskunluğunu, talepsizliğini ve hareketsizliğini kendisine has nükteli üslubu ile “Halktan,
tabandan hiçbir talep gelmediği için biz de pabuççu muştası gibi yan taraftan,
yabancı sefaretlerden yardım alıyoruz” diyerek durumu özetler. Selçuklulardan
Osmanlıya, Osmanlıdan günümüze uzanan kültür atlasının toplumsal gelişim
çizgisinde çok şey var gibi görülse bile, özellikle İslam’ı, hayatın bütününü
kuşatan bir ilkeler manzumesi olarak görmede, devletin ve halkın din
anlayışlarındaki derin farklılıkları sürmektedir. Yâni İslâm’a ait kavramların
dili; her iki tarafta da bütünüyle kitaba uygun düşmemekle beraber, devlet’in ve
halk’ın kendilerini ittifak halinde görmek istediklerinde birbirlerine karşı
kullandıkları müşterek bir dil olmuştur. Yani Medrese’nin, halkın, Bâb-ı Âli’nin
ve saray’ın İslami algılamaya bakışları farklı olmuş ama şartlar
gerektirdiğinde bu alan hep bir ittifak hattı olarak kullanılmıştır. Meselâ, dinî
duyarlılığı hiç olmayan ve hatta İslam’a çok ciddi hasım olduklarını bile söyleyebileceğimiz
ittihatçılar(1), toplumun nezdinde nüfuzlarını kaybetmeye başladıklarında,
kendilerine eski sempati duygularını yeniden kazandırabileceği umuduyla, Ramazan
ayında oruç yiyenlere ağır cezalar verileceğini bildiren yasalar çıkarırlar. Yani
İslam anlayışı, bizde yönetim yetkisini elinde bulunduranlar tarafından, çok
yüksek heyecanları ilham edecek bir terbiye havası içinde ele alınmamıştır. Çok
büyük bir ekseriyeti okuma yazma bilmeyen halkın(tebaa) ise İslam dinini tanıması ve
ona duyduğu yakınlığı; Kur’an ile bizzat yüz yüze gelme terbiyesi ile değil,
tekkelerin, dervişlerin ve benzeri unsurların güzelliklerini üstün bir zevkle
benimsemeleri, eski Türk şaman geleneklerinin İslam’a katılması, Hıristiyan ve
Yahudilerin Müslüman olduklarında buraya kısmen taşıdıkları inançları ile
oluşmuş heterojen bir harmandır ki, yaygınlığını bugün bile hâlâ
sürdürmektedir. Yâni toplumumuzda İslam denildiğinde bütün meşhurluğuna rağmen söz
hakkı, Kur’an’ın değil maalesef halkın dimağına hakim olan diğer
unsurlarındır. Ama o, onun Kitap’tan olduğunu söyler. Bu konuda kendimizi ve
özellikle de geçmişimizi sorgulamayı ecdadımıza karşı bir tür nezaketsizlik ya da
bir vefasızlık telakki edip sorgulamadığımız sürece(*) masallarda yaşamayı sürdürürüz.
İslam bir bütün olarak, yani hayatımızı bütünleyip tamamlayıcı bir din
anlayışı olarak bünyemize tamamen nüfuz etmiş midir? Buna evet demek o kadar kolay
değil. Bakınız, Sultan Alparslan’ın ve Melikşah’ın ünlü Selçuklu veziri
Nizamü’l- Mülk’ün meşhur eseri “Siyasetname”sinde, sultanların nasıl
davranmaları gerektiği konusundaki tavsiyelerinden birisi de, hafta içinde bir veya iki
gün tertip edilmesi gereken ve türlü merasim incelikleri anlatılan içki(şarap)
meclisleridir.(Nizamü’l-Mülk–
Siyasetname –XXX.Fasıl) Osmanlı’da ise
devletin İslam algılaması, özellikle II. Mehmed’in merkezi devlet otoritesini tesis
etmesinden sonra halkı bir arada tutan siyasi bir dayanak, en yüksek dini merci şeyhülislamlık
ise, hakkın mührünü taşımaktan çok, devletin icraatını halk nezdinde
meşrulaştıran bir onay makamı olarak işlevini sürdürmüştür. Sarayın
fermanını, meşru olmayışı sebebi ile onaylamayı kabul etmeyen din büyüklerinin
sayısı çok olmamakla birlikte, bu reddiyelerinin, çok geçmeden kendi azillerini
getirdiğini görmekteyiz. Mesela, II. Osman’ın kardeş katli konusundaki fetva
talebine Şeyhülislam Esad Efendi olumlu cevap vermeyince derhal azledilir. (Prof.
Dr. M. A. Ünal- Türk Yurdu – 700. Yılında Osmanlı shf. 191) Ne var ki,
siyasallaşmış şeyhülislamlar’ın ve ulema’nın hepsi aynı iman duruluğunda
olmayınca Kur’an adına meydan okuyacak cesareti de kendilerinde bulamazlar. Sultan II.
Abdülhamid’in halli hususunda asılsızlığı ve yalan tertibi herkes tarafından
bilinen ve bu sebeple fetva emini Hacı Nuri Efendi tarafından reddedilen hal fetvasını
büyük tefsir âlimi Elmalılı Küçük Hamdi Efendi hazırlamamış mıydı? Eğer o günün
zorlayıcı şartları vardı diyenlerimiz olursa, aynı kimseler, benzer şartları Ebu
Hanife için de düşünüvermelidirler. Bir konuda ilim sahibi olmak ile imana dayalı
bir alanda cüret sahibi olmak çok farklı keyfiyetlerdir. Mah-ı Peyker Kösem Sultan, oğlu Sultan İbrahim’in
hapsedildiği, etrafı horasanla sıvandığı için adeta diri diri gömüldüğü odadan
çıkmaması ve eğer çıkarsa kendisinden hesap soracağı korkusuyla Sadrazam Sofu
Mehmet Paşa’ya: “Sarayda fitne vardır. Tiz mahbesi bir hoşça sed ve istihkâm
eylesünler. Eğer bir boşanırsa maazallah kimesnemiz kalmayız” diyerek sultanın
mahpus tutulduğu hücrede cellat Kara Ali’ye zorla boğdurtulur. Sultan İbrahim’in bütün
çılgınlıklarına “caizdir” fetvası veren ulema ve Şeyhülislam Abdurrahim Efendi
bu defa ölüm fetvası verir.” Menasıb-ı ilmiye ve seyfiyeyi ehline vermeyüp rüşvetle
nâ ehline tevcih etmekle nizam-ı âleme halel veren padişahın hal’i ve izalesi câiz
olur mu?” El
cevap: Olur. Bunları
orada bulunup daha sonra Şeyhülislam olan Bahâi Efendi anlatır ve tarihçi Naima
nakleder. (Tarih Konuşuyor –
1964 clt.2 sayı.8 shf.661) Şeyhülislam’lık
makamının protokolde Veziriazam’ın bile önünde bulunduğu göz önünde tutulursa
vereceği hükümlerin ne mânâya geldiğini daha kolay anlayabiliriz. Bu
örnekleri sayfalar dolduracak kadar sıralamak daima mümkündür. Ancak baktığımız
perspektifte anlatmaya çalıştığımız asıl mesele; ısrarla bazı yerlere suç isnad
etmek değil saray’ın, din adamlarının ve yüksek din mercilerinin asırlarca devam
eden bir süreç içinde, hadiselere hangi nazarlarla baktıklarını yaşanılmış
vakıalar ve sağduyunun ışığı altında anlatabilmektir. Bir şeyhülislam tasavvur
edebilir misiniz ki, saray imamlığından Şeyhülislamlık makamına getirildiğinde
Padişah onun gıyabında; “Rüşdi Paşa’nın teklifiyle bunu Şeyhülislam
nasbeyledik. İmamlığında müfsid birisi idi, Allah vere de şimdi bir halt etmeye”
desin?!. Evet, işte bu Şeyhülislam Hayrullah Efendi, Sultan Abdülaziz’i önce hal
edip sonra da katleden ve tarihin yazabildiği en iğrenç ve en gayri ahlaki grubun
içindeki ihtirasların suç ortağıdır ve Sultan’ın katlinden sonra, kazanılmış
üstün bir zaferin nişanesiymiş gibi Sultan’ın hanımlarının baş örtülerini
açarak, cariyelerini paylaşan Devlet-i Âliye’nin mirasyedilerindendir. Devlet-i Aliye’den
bugün’e yönetimin İslam’ı Kitab’ın ölçülerinin dışında farklı bir
projeksiyonda algılamasının sebeplerinden bir başkası da muhtemelen, hanedana gelen
hanımların çoğunlukla Müslüman olmayışları ve kendi kültür kodlarını yönetime
taşımış olmalarıdır. Mesela Yıldırım Bayezid devrinden bahsedilirken, Yıldırım
Han’ın karısı Olivera’nın zaman zaman sarayda kendilerini ziyarete gelen
kardeşlerinin batı saraylarının adet ve geleneklerini taşıdıklarını bundada
etkili olduklarından söz edilir. Devletin, olayları bu cereyanlar içinde yaşaması
bir devirle sınırlı kalmamıştır. Yönetimde bulunan seçkinler, ne yazık ki kendi kültür
köklerinden kopup, ebedi huzuru bulacakları Allah Resulü’nün yüksek sermayesine
hiçbir zaman tam mânâsıyla yaklaşamadılar. Bu durum her dönemde kendisini gösteren
ve ağırlığını hissettiren vakıalar tablosudur. Meselâ “Yeni Asır” gazetesinin
1895’de çıkan ilk sayısında Osmanlı armasına yer verilmiş ve altına şu mealde cümleler
yazılmıştır: “Bir hadiste, Allah her asırda dinini yenilemek üzere bir yenileyici
(müceddid) gönderir. Bu asırda İslâm’ı yenileyecek olan(modernleştirecek olan)
padişahımız Abdulhamid Han Hazretleridir.”(**) Bu ifade çok dikkat çekicidir.
Çünkü o dönem Osmanlı toplumunun modernleşme ve yenileşme isteğini ifade
etmektedir. Aynı zamanda yenileşmeye bakış tarzını da ortaya koymaktadır. (Prof.
Dr. S. H. Bolay-Osmanlı Modernleşmesi – Y. B. Tarih 13) Yani her türlü değişim
hareketini kendi normlarına göre ölçüp biçen unsurlar, bu alandaki bütün
faaliyetlere bir manada kudsi bir form vererek, bilgiden sürekli uzak düşürülmüş
halka manevi hazlar duyacakları ve onların kavrayışlarına ters düşmeyecek şekilde
takdim etmişlerdir. Hatta Tanzimat’ın fermanı bile halk’a sunulurken; “Herkesce
malum olduğu üzere, Devlet-i Aliye’nin kuruluşundan beri, yüce Kur’an’ın hükümlerine
ve şer’i kanunlara kemâliyle uyulduğundan, ulu saltanatımızın kuvvet ve kudreti ve
bütün halkının refah ve gelişmişliği istenilen seviyeye ulaşmışken, yüzeli sene
vardır ki, art arda gelen sıkıntılar ve çok çeşitli sebeplere dayalı olarak, ne
şer’i şerife ne de yararlı konulara bağlı kalınmadığı... vs..” “ Hemen Rabbimiz Taala Hazretleri
cümlemizi muvaffak buyursun ve bu tesis edilen kanunların aksine hareket edenler, Allah
Taala Hazretlerinin lânetine mahzar olsunlar ve ilelebet felah bulmasınlar, Amin.” Bununla da yetinilmez bilâhare, bu ferman eni konu
kudsiyet kazansın ve halk nezdinde kabul görsün diyerek Topkapı Sarayı’nın
mukaddes emanetler odasında muhafaza edilir. Bu konular; belli bir cehaletin içinde
utangaç ve çekingen bir hâletle itaate alıştırılmış halk kitlelerinin ilgi
duyduğu konular değildir. O sadece “Padişahım çok yaşa!” ya da “ Dağ
başını duman almış” tezahüratıyla gözleri kamaşan ve kendisine sunulan yaşama
alanını aşamayan yığından ibarettir. Bütün bunlar, devlet’in dini nasıl bir argüman
olarak gördüğünün kısa ama ana hatlarını verir. 1880’lerde Devlet Ricalinden II.
Abdülhamid’in Baş Mabeyncisi Sarıcazade Ragıp Paşa’nın Tekirdağ yolu
üzerindeki Umurca çiftliğinde o dönemin en meşhur rakılarını ürettiğini düşünürsek!..
Ve Kanuni Sultan
Süleyman’ın “Trabzon Sancağı Kanunnamesi” nde; “ Madde 9: Şarap fıçısı
taşıyan gemiler fıçıları Trabzon’da satarlarsa, her fıçıdan yirmi beşer akçe
alınır. Rakı fıçısından 28, yarım rakı fıçısından da dokuz akçe alınır. Küçük
sandallar ile yakın yerlerden fıçılarla şarap getirilirse, şarabın en iyi
kalitesinden 30, orta kalitesinden 25, yarım fıçıdan da on iki buçuk akçe alınır.”
(Kanuni’nin Rakı ve Şarap Kanunları – Y. B. Tarih 07) şeklindeki
düzenlemeyi görürsek çalımımızın yerli yerinde olmasına rağmen nasıl
sarp yollara girdiğimizi anlamamız zor olmayacaktır. “Şeytan
içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan
ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” (Maide
– 91) Topluma yalnızca
kendilerinin takdir ettikleri kadarıyla bir İslam anlayışını sunan seçkinler, dini
argümanların yanında halk dimağında onu canlı tutacak enstrumanlarıda reddetmeyi
ihmal etmediler. Aradan geçen uzun yıllarda islamın getirdiklerine ters düşmek,
sadece onu başka cahiliye anlayışları ile karıştırmaktan ibaret kalmaz, ona duyulan
nefret herkesi yaralayan bir ideoloji haline dönüşür. Bir devrin söz sahiplerinden
Hamdullah Suphi, kürsüsünden halkına şöyle haykırıyordu: “Güzel lisanımızın
iki diğer lisanın( Arapça – Farsça) herc ü merc girift ve muğdil kaideleriyle
işgal ve ihlal etmiş olmamız, çoktan beri içinde bulunduğumuz için ehemmiyetini ilk
nazarda fark edemediğimiz acı, müthiş bir felakettir.” (Hamdullah Suphi
– Anılar – Mustafa Baydar shf. 218) Bunlar
aydınlatılması gereken halk’a faydalı nasihatler olarak söyleniyordu. Bu
mücadele böyle sürüp giderken CHP’ye ciddi bir reaksiyon olarak kurulan DP ezanı
Arapça aslına çevirip toplum nezdinde puan topladıktan sonra partinin Genel Başkan
Yardımcısı Samet Ağaoğlu: ”İrtica, başını
kaldırdığı her yerde ezilecektir.) diyerek topluma
çizdikleri hattı belirler. (Demokrasi Sürecinde
Türkiye – Feroz Ahmad – shf. 444 – Milliyet, 2 Mart 1951) Durum, bugün
için de aynı şekliyle sürüp gitmektedir ve bilinmelidir ki, insan hayatına dair
meseleler, yalnızca insan kalbinin konusu değildir. Fikir olarak kendinize ve
cemiyetinize yön verirken bütün fikir kaynaklarını karıştırırsınız ama
tazeleneceğiniz tek kaynak, kendi irfanınıza ait fikir kaynakları olacaktır. Peki
bizim fikri ve irfan kaynaklarımız kurudu mu? Elbette hayır, elbette hayır… Buna
izin vermek istemeyenler, kurdukları yanlış hayalleriyle onların üzerlerini
örttüler yalnızca ve insanımızın o bağlardan uzak yaşamasını istediler, öyle de
oldu. Çok
uzun tarihi dönemler geçse de, kurumların ve halkın kendi varislerine devrettiği
değerler kolay değişmiyor. NewYork Times’in İstanbul temsilcisi Stephen Kinzer,
Almanya’dan İstanbul’a yaptığı bir uçak seyahatini şöyle anlatır: “Yanımda
etkileyici görünüşe sahip bir Türk oturuyordu. Alman uçuş görevlileri kalkıştan
sonra selefonla kaplı peynir ve soğuk et tabağı getirdi. Yol arkadaşım tabağa uzun
uzun baktı. Görevliye: ”Bu ne tür bir et ?” diye sordu. Görevli bir an için
şaşırdıysa da sonra tam olarak bilmediğini söyledi. “Yani bu tabakta domuz eti
olabilir mi?” Yanlış cevap vermek istemeyen görevli: “ Evet, sanırım olabilir”
dedi. Yolcu ürpererek “ Hemen alın bunu,” dedi “yalnız tabağı değil, bütün
tepsiyi.” Yolcuyu memnun etmek isteyen görevli isteğini yaptı ve sordu: “Size en
azından bir içki getirebilir miyim?” Yolcunun yüzü aydınlandı ve “ Evet,
kırmızı şarap lütfen” dedi. (Hilal
ve Yıldız – Stephen Kinzer -shf. 81) İnsanların
hayatına hükmeden bu yaşama biçimine bakarak, az da olsa İslam’a olan gönül
bağımızın ne kadar ve hangi ölçüde olduğunu belki anlayabiliriz. Olayları isteyen, kendi
sempati duygularına ve gönlünün meyline göre değerlendirip, tarihle restleşmesini sürdürebilir.
Böylece farkına bile varamadıkları temayülleriyle kendilerine öğretilen vecizeleri
tekrarlamayı sürdürürler. Benim burada ele aldığım hususlar son derece dar bir
alanda ve özellikle hayatımızda oldukça kısa tutulmuş bir kesitimizdir. Rical-i
Devletin din’e bakışı’nın yanında halk’a tahakküm eden ağır bir otoriteyi de
görüyoruz ve bu güç asırlardır değişmeden bir yönetim geleneği olarak halkın
üzerindeki varlığını her vesile ile hissettirmektedir. Halkın bilgiye dair bütün
alanlarda olduğu gibi İslami duyarlılığının kazanılamamış olmasında bu durumun
ciddi payı vardır. Hoffer, belli bir kalıba sokulmuş kitlelerin durumunu anlatırken
şöyle der: “Bir yönetim, ehliyetinin sınırlarını aştığı halde iktidarda
kalabilmişse, o yerde ya hiçbir aydın sınıf yoktur, ya da iktidardakiler ile söz
ustaları arasında sıkı bir anlaşma vardır.” (Eric
Hoffer – Kesin İnançlılar shf.155)
Burası çok doğru. Zira bizim geleneğimizde halkın, yani teba’nın efendi(!)lerine
karşı konuşması esas değildir, halk adına konuşmayı sürekli aydınlar
üstlenirler ama, aydınların hedeflediği halk, karşılarında duran kitleler değil
muhayyilelerinde var saydıkları hayali objelerdir. Nitekim 1 Eylül 1985’te Cumhurbaşkanı
Kenan Evren Meclis açış konuşmasının bir yerinde şöyle der: “Susan Türkiye
yerine konuşan Türkiye mantığının bu ülkeye nelere mal olduğunu hepimiz biliyoruz”
(Cüneyt
Arcayürek – Demokrasi Dönemecinde Üç Adam - shf.242) Yani
bizde halk, tutarsız ve istikametsiz aydınların elinde her dönemde ayrı bir nizam’ın
malı olarak ve hiçbir fikir vasıtası elde edemen ve İslami güzelliğin derinliğini
bulamadan ortalık yerde bırakılmıştır. Asırlardır
Kitabı’yla doğrudan doğruya bir araya gelememiş halk, ruhunda inkılap uyandıracak
heyecanları ve batıla karşı mücadelesini başka kaynaklardan aldığı esinle sürdürmeye
çalışmıştır. Biraz Budizm, biraz Zerdüştlük, biraz da Şaman kültürü vs. ile
harmanlanan dimağlar, duygusal ihtiyaçlar bakımından gerçeklerin dünyasına hiçbir
zaman yakın olamadılar. Birinci Dünya Savaşı yıllarında cephedeki askere komutanı,
hangi dine mensup olduklarını sorduğunda, kimisi İmam-ı Azam’ın dinindeniz, kimisi
de Hz. Ali’nin dinindeniz diye cevap veriyor, peygamberinin kim olduğu sorulduğunda
da, Enver Paşa diyordu.(***) Peki sonuçları bakımından bu durumu yadırgayabilir
miyiz? Hayır, elbette yadırgayamayız. Şiirlerinde en güzel ölçüyü bulan, “Süleymaniye’de
Bayram Sabahı” ile o lâhuti ihtişamın musikîsini veren, “Atik Valideden”
şiiriyle de, bir ramazan akşamının iftar vaktinde oruç tutmamış bir kimsenin içinde
düğümlenen derin sızıyı hissettirerek, yaşadığı o ânı, en hüzünlü pişmanlık
duygularıyla anlatan bir Yahya Kemal var. Ve yine aynı Yahya Kemal, 1921–22 yılları
arasında Tevhid-i Efkâr’da yazdığı esnada, Eyüp Sultan’a ilişkin bir yazı
yazarak, bu yerin halkın gözündeki kutsiyet ve öneminden bahsetmiş. O esnada Edebiyat
Fakültesinde kendisi gibi ders vermekte olan Babanzade Ahmet Naim Bey’le öğretmen
odasında karşılaştıklarında, Babanzade, Yahya Kemal’e, Eyüp Sultan yazısı
nedeniyle çıkışarak; “İslamiyet’e ettiğiniz zararı bu ara kimse etmiyor,
İslamiyet’i efsaneler ve ölülere ibadet üzere kurulmuş bir din gibi göstererek
bunu yapıyorsunuz.” der.Yahya Kemal ise çok öfkelenmiş ve: “…Ben her şeyden
önce bir Türk gibi duyarak yazıyor idim ve bu nevi edebiyattan, tam yerli olan ruhlar
şiddetle hoşlanıyorlardı.” diyerek devam etmiş; ”…Siz kimsiniz?…bütün bir
Türk milletinin tarihi hatıralarına ne karışırsınız, Türk milleti dinini istediği
gibi benimsemiştir… Evet bu millet, İslamiyet’i kendi mizacına göre kabul etmiş
ve çok eski putperestliği ile karıştırmış ve öyle sever, onun uğruna yalnız bu
sebeple ölür, sizin itirazlarınızla ise yaprak dahi kıpırdamaz.” diyerek tepkisini
ve tavrını ortaya koymuştu. (Aydın
Aktay –İslamcılık, Muhafazakarlık, Türk Müslümanlığı - Babanzade ile Yahya Kemal’in Tartışması- Y. B.
Kişiler 08) Şimdi
düşünelim, Müslüman bir kimliği temsil eden Süleyman Nazif’in kendisine verdiği
selâmı aldığı için Yahya Kemal’e ateş püsküren Tevfik Fikret’ten İslami
algılama bakımından ne farkı vardır üstad Yahya Kemal’in? Ama yine aynı Yahya
Kemal, duyduğu bir Ezan-ı Muhammedî’nin içinde uyandırdığı derin ve tarifsiz bir
zevkle birkaç gecesini uykusuz geçirir. Bu durum, Allah’ın ve dininin, O’nun
kitabından tanınıp sevilmesiyle içinizde üstün bir hayata duyacağınız temayülün,
destansı menkıbelerden öğrenilen ve inayetten mahrum geleneksel anlayışımız
arasındaki farkını gösterir. Toplumsal çelişkilerimiz, mizacımız, her hareketi ve
başarıyı başkalarından bekleyişimiz, insanımızın başkaları önünde kendisini
küçük ve aciz göstererek fikir ve ruh planında yozlaştıran bir hastalığa düşürmüştür.
İnsanın bir birey ya da toplumsal bir kitle olarak bu acınacak yenilgisi, ne yazık ki,
İslami bir hayatın sonsuz değerleri anlatan güzellikleri önünde hüzünlü bir hayal
kırıklığı demektir. (1) Pek çok örneği vardır ama İslam dinine
aldıkları inanılmaz cepheleri ve bu amaçla verdikleri mücadeleleri sebebiyle hemen
aklımıza geliveren isimler; Zekeriya Sertel, H. Cahit Yalçın, Abdullah Cevdet vs. (*) Aynı
şekilde rivayetlerin ve rüyaların gücüne dayanıp, özellikle siyasallaşmış
sermayenin içinde çok büyük paylar alarak ruhani imparatorluklarını kuran bazı
cemaat grupları için, sapık histerilerden kurtulmuş zihinlerin vak’aları
sorgulamaları vefasızlık ve ecdada karşı hürmetsizlik olarak telakki edilir. (**) Tarihimizde
II. Abdülhamid dönemi çok özel bir yer tutar. Bu bakımdan, Abdülhamid Han’ın
siyasetine ve çok özel şartların bir mânâda mecbur bıraktığı istibdad yönetimine,
kendisini oluşturan o özel şartların ışığında ayrıca bakmak gerekir. Zira bu
durum, bu günkü Batı Trakya meselelerinden Filistin sorununa kadar çok geniş bir
coğrafyayı kapsar. (***) Bu konuda
çok daha geniş bilgiyi (pek çok eserde olmakla birlikte) o dönemlerde bir Turancı
olarak Kafkasya’ya giden ama yıllar sonra Rusya’dan bir Marksist olarak dönen Ş. Süreyya’nın
eserlerinde bulmak mümkündür.
|
. |