.

HAYATIN MUHTELİF

YOLLARI VE YOLCULARI

 

Ahmet Cemil Ertunç

Nida Dergisi – Ekim 2007



 

  

Müslümanlar arasında, dünya hayatını hiçte uzun olmayan bir yolculuğa, insanı ise bu kısa yolun yolcusuna benzetme anlayışı oldukça yaygındır. Bu benzetmeyle, kısa bir yolun yolcusu gibi algılanan insanın, yolculuğu amaç ve hatta uzun bir süre kabul etmemesi, yolun vardığı menzilin sonsuza uzanan süresini dikkate alması gerektiğinin uyarısı yapılır. Hiç kuşkusuz bu oldukça önemli bir benzetme ve hayatı anlamlandırma yönünde yapılmış önemli bir uyarıdır. Zira yolun başındayken çok uzun görünen dünya hayatı yolculuğunun hiçte uzun olmadığı çok kısa sürede anlaşılıveriyor. Bu nedenledir ki, otuzlu yaşlarda ‘yolu yarıladım’, kırklı yaşlarda ‘inişe geçtim’, ellili yaşlarda ‘hayat çok çabuk geçiyor’, altmışlı yaşlarda ise ‘ne kadar kısaymış; her şey göz açıp kapayıncaya kadar geçti!’ biçiminde dile getirilen ifadelerle, başlangıçta uzun süreceği sanılan ama son derece kısa gerçekleşen yolculuğa bakıp şaşkınlığı dile getirmekten kimse kendisini alıkoyamıyor. Üstelik ‘hayata başlamanın’ yirmili yaşlarda olduğu düşünülürse, durumun bir anlamda şok edici etkisi daha bir anlaşılıyor.

Elbette ki hangi yaşta olunursa olunsun, her zaman doğru yolun yolcusu olmak ve ebedî hayatta esenliğe vesile olacak hâsılayı elde etmek mümkündür. Ancak insan psikolojisi bunu çoğu zaman düşünmüyor ve yapılan yolculuk muhasebeleri ruhlara sıkıntı veriyor. İşte bu nedenledir ki, binlerce yılın tecrübeleri, geçici ve kısa bir hayat uğruna ebedî olan hayatı harcamamak; bütün sıkıntı ve zorluklarına rağmen bu kısa yolculuğu iyi değerlendiren bir yolcu olmak gerektiği, ‘kısa yolun yolcusu’ benzetmesiyle dile getirmeye vesile olmuştur. Böylelikle, geriye bakıp kat edilen ‘bir arpa mesafesi yolun’ sonsuza uzanan pişmanlığını yaşayanlardan olmamanın çabasını yürütmenin mesajı verilmiştir, verilmektedir.

 

*          *          *

 

            Özellikle Müslümanlar arasında yaygın olan ‘kısa yolun yolcusu’ benzetmesi, yukarıda özetlediğimiz mesaj ve uyarısıyla önemli bir benzetmedir. Ancak söz konusu benzetme, bu benzetmenin asıl sahibinin muradını tamamen yansıtmamaktadır. ‘yol ve yolcu’ benzetmesi ile verilmek istenen mesajın sadece süreyle ilgili kısmı Müslümanların zihinlerinde yer etmesine karşılık, diğer bazı önemli mesajlar çoğu zaman hatırlanmayabilmektedir. Kimdir yol-yolcu benzetmesinin asıl sahibi ve nedir bu benzetme ile vermek istediği mesajlar; yaptığı uyarılar, dikkat çektiği hususlar? Uzatmadan söyleyecek olursak, söz konusu benzetmenin sahibi, insanın, dünyanın, dünya hayatının ve ebedî hayatların bizatihi yaratıcısı ve sahibi olan Allah’tır. O, ‘Dosdoğru yol’un yegâne rehberi olan elçileri ve elçilerine verdiği kitapları ile yolun güzergâhı, yolculuğun niteliği ve menzilin özellikleri hakkında insanlara bilgiler vermiştir. Yanlış bir yolun veya kurallarına uyulmayan bir yolculuğun akıbeti ile doğru yolun, kurallarına uyulan yolculuğun güzel sonuna dikkat çekerek insanları kaliteli, doğru, rahat, bilinçli bir yolculuk yapmaya; bir başka söyleyişle kaliteli, doğru, rahat, bilinçli bir dünya hayatı yaşamaya davet etmiştir. Yolculuğun süresi konusu ise dikkat çektiği özelliklerden sadece birisidir. Öncelikle önemli olan, yolun uzunluğu ve kısalığı değil, yolun hangi yol olması gerektiği ve yolculuğun nasıl gerçekleştirildiğidir.

            Kur’an’ın, birçok ayetinde yer alan ‘yol’ ve ‘yolcu’ benzetmeleri, doğaldır ki o kutlu kitabın kutlu elçisi tarafından da sıklıkla kullanılmış ve bu benzetme üzerinden gerekli uyarı ve hatırlatmalar yapmıştır. Bununla ilgili en bildik örneklerden birisi sahabe neslinin önde gelen temsilcilerinden Abdullah b. Mesud’un Resulüllah’la ilgili bir hatırasıdır[1]. Resulüllah çevresinde birkaç müminle birlikte oturduğu bir gün eline bir ağaç parçası alır ve yere düz bir çizgi çizerek ‘Bu Allah’ın insanlar için tayin ettiği yoldur’ der. Sonra düz çizgiye dik gelen başka çizgiler çizerek ‘Bunlar da diğer yollardır’ dedikten sonra ‘bu yolların üzerinde insanları bu yollara girmeye davet eden şeytanlar bulunmaktadır’ der ve sözlerini bir ayetle tamamlar. Ayet şöyledir: ‘İşte benim doğru yolum budur; ona uyun. Başka yollara gitmeyin; O’nun yolundan ayrılmayın.’ (6/153). Bir başka seferinde de yine aynı şekilde elindeki bir ağaç parçasıyla yere bir çember çizer. Sonra, çemberin içinden başlayıp çemberin dışına uzanan düz bir çizgi çizer. Daha sonra da bu düz çizginin çemberin içinde kalan kısmının iki yanına, düz çizgiye dik gelen başka küçük çizgiler çizer ve şunları söyler: ‘Şu düz çizgi insanın dünya hayatında yapıp, ettikleri; amelleridir. Çember insanı kuşatan eceldir. Çemberin içinde, insanın amellerinin yanında yer alan küçük çizgiler ise insanı yolundan saptırmak, doğru işlerini aksatmak isteyen sıkıntılardır, zorluklardır. Bu sıkıntı ve zorlukların birisinden kurtulan insan bir diğeriyle karşılaşır ve bu dünya hayatının sonuna kadar devam eder’[2]. Resulüllah ‘yol’ ve ‘yolcu’ benzetmeleri çerçevesinde olmak üzere çizerek gösterdiği insanın amellerinin çemberin dışına taşan kısmıyla ilgili açıklamasını ise bir başka benzetmesinde dile getirir. Bir gün yerden aldığı iki küçük taştan birisini yakına, diğerini ise uzağa atarak şunları söyler: ‘Uzağa attığım taş amelleriniz, yakındaki ise ecelinizdir’[3]. Bununla da ‘dünya yolculuğu’nun sonrasına dikkat çeker; ebedî hayata hazırlığın dünya hayatı sırasında yapıldığını, ebedi hayatın niteliğinin bu kısa dünya yolculuğu ile belirlendiğini ifade eder.

 

*          *          *

 

Resulüllah’ın çizgilerle veya diğer bazı benzetmelerinde yaptığı açıklamaların kaynağı Kur’an’dır. Kur’an’ın birçok ayetinde ‘yol’un özellikleri anlatılmış, ‘yolculuğun’ engelleyici, saptırıcı unsurlarına dikkat çekilmiştir. Bu itibarla konuyu Kur’an bağlamında ele almak, yapılan benzetmenin amacını daha ayrıntılı bir şekilde bilme imkânı sağlaması açısından önemlidir.

Kur’an’ın ‘yol’ olarak ifade ettiği şey, salt dünya hayatından da öte, dünya hayatında sahip olunan inanç sistemi ve hayat tarzıdır. Bir başka söyleyişle ‘din’dir. Bu nedenledir ki, Kur’an’da ‘din’ ‘yol’ manasına; ‘yol’ da ‘din’ manasına gelecek şekilde birbirlerinin yerine kullanılmışlardır. İkisinin de işaret ettiği mânâ bireyin mensubu olduğu ‘inanç sistemi ve hayat tarzı’ veya toplumun sahip olduğu ‘hayat tarzı/gelenek’ ve bunların muhasebesinin yapıldığı ‘hesap günü’dür. Bu açıdan ‘Allah katında din İslam’dır’(3/19) ayeti Resulüllah’ın düz çizgiyle gösterdiği şeyde anlam kazanan ve insanlara sadece o yolun yolcusu olmaları gerektiğini bildiren bir uyarıdır. Bu aynı zamanda ‘doğru yolun’ doğru/iyi/güzel karşılığa; ‘yanlış yolun’ ise kötü/azap türü karşılığa neden olduğunun en kısa hatırlatması ve uyarısıdır. Üstelik ‘hesabı’ görecek ve söz konusu ‘karşılığı’ verecek olan ise doğru yolun sahibinden başkası değildir; yanlış yolların sahiplerinin yolun sonundaki ‘hesap’ ve ‘karşılık’la ilgili herhangi bir güç ve iradeleri yoktur (1/4).

Allah, kullarından sadece ‘doğru yolun yolcuları’ olmalarını istemiş ve o ‘yol’u da her türlü tereddütlerden uzak bir şekilde açık-seçik gösterip, özelliklerini bildirdiği için, diğer yollara giren ve orada yolculuk etmeye kalkışanların yolculuklarıyla maksada erişemeyeceklerini, yanlış yolda kullandıkları çaba ve emeklerinin karşılığında azaba uğrayarak kaybedenlerden olacaklarını bildirmiştir. Bu bir ayette şöyle ifade edilmiştir: ‘Kim İslam’dan başka bir din ararsa/uyarsa, bilsin ki o (nun bu tercihi onu doğru yola götürmeyecek ve bu nedenle bu tercihi) kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır’ (3/85). Bu son ayetle ve benzerleriyle, doğru yolun yolcularına/Müslümanlara diğer yollara girmemeleri, o yolların çığırtkanlarına/davetçilere meyletmemeleri uyarısında bulunulmuştur. Bir başka ayette ise, esenlik yolunun yolcularına, yollarında ısrarcı ve kararlı olmaları, kesinlikle başka yollar aramaya kalkmamaları gerektiğini hem kendi nefislerine ve hem de diğer yolların yolcularına karşı dile getirmeleri isterken, aynı zamanda yolların temel özellikleri de açıklamıştır: ‘De ki: ‘Allah’tan başka bize ne yarar ve ne de zarar veremeyen şeylere mi uyalım; yönelelim? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra ökçelerimiz üzerinde geri dönüp, şeytanları tarafından aldatılıp şaşkın bir halde kalakalmış, doğru yolda olup da ‘Bize doğru gel’ diye seslenenlerin çağrılarına kulaklarını tıkayanlar gibi mi olalım? Doğru yol ancak Allah’ın gösterdiğidir. Bize Allah’a teslim olmamız emredildi’ (6/71).

 

*           *          *

 

            Doğru yolla sembolize edilen hakikati bulmak ve dosdoğru hayat tarzına mensup olmak ihtiyacı/isteği insan doğasının temel özelliklerinden birisidir. Böyle olduğu içindir ki, farklı çağlarda ve toplumlarda bile yaşamış olsalar tüm insanlar, farklı oranlarda da olsa, hakikate ulaşma ve en doğru hayat tarzına mensup olma çabası içerisinde bulunmuşlardır. Akıl ve zekâlarıyla istisna bazı kişiler, tüm insanî güç ve imkânlarını hakikate ulaşmak ve dosdoğru hayat tarzını belirlemek için çabalamışlar ve bu uğurda tüm hayatlarını harcamışlardır. Onlardan geriye kalanlar ise birbiriyle çelişen kanaatlerden ve düşüncelerden başkası olmamıştır. Ne o yolun yolcuları ve ne de onlara uyanlar başlangıç noktasından daha öteye geçememişlerdir. Bu açıdan felsefe önemli bir örnektir. 2500 yıllık tarihi ayrıntılı olarak bilinen felsefe, ismi filozof olan söz konusu şahısların çabalarının inşa ettiği bir düşünce sistemi olarak anlam kazanmaktadır. Ve insanlığın hakikate ulaşma, hayatı dosdoğru yapacak ilkeleri belirleme yönündeki beşerî çabalarının ismi olan felsefe şahitlik yapmaktadır ki, varlığın, hayatın hakikatine ulaşma imkanı insanlığı aşan bir durumdur. İnsanın yetenekleri, imkânları ve çabaları bu noktada yetersiz kalmaktadır. Böyle olduğu içindir ki, insanlığın varlığı anlamada ve hayatı tanzimde en doğru ölçülere her zamankinden daha çok muhtaç olduğu kaos zamanlarında Allah’ın kutlu elçileri devreye girmiş ve insanlığı ihtiyacını hissettiği hakikat unsurlarından haberdar etmişlerdir. Allah, sonsuz rahmetiyle insanlığa lütufta bulunarak, bilinmezlikler içerisinde perişan bir şekilde kalmasını istememiştir.

‘Dosdoğru yolu’ Allah’tan başka hiç kimsenin gösteremeyeceğini, insanlığın o yolu kendi imkân ve çabalarıyla bulamayacağını ifade eden ilahî uyarı, bunun gerekçesini de açıklamıştır. Bununla ilgili bir ayette, yolunu şaşırmış kimselerin şahsında hakikat şöyle dile getirilmiştir: ‘Ey insan! Seni, engin kerem sahibi Rabbine karşı ne aldatıp isyana sürükledi? O Rab ki seni yarattı, sana düzen verdi, ölçülü bir biçim verdi. Dilediği şekilde seni var etti. Hayır (olmaz böyle şey)! (Tüm bunlara rağmen) siz dini (doğru yolu ve gereklerini) yalanlıyorsunuz? (82/6-9). Ayette açıkça ifade edilmiştir ki ‘yolcuyu’ yaratan Allah, ‘yolcu’ için en uygun yolu da var etmiş ve üstelik onu gizlemeyip göstermiştir. İnsana düşen kendi varlığına, özüne en uygun olan ‘yol’a uyup, esenliğe uzanan yolun ‘yolcusu’ olarak hayatını sürdürmekten ibarettir. Tabiî ki eğer ebedî esenliğe erişmek, aldanmamak, şaşkın bir şekilde kalmamak, problemler bataklığında boğulmamak, doğasına aykırı düşüp perişan olmamak, zor ve zorbalığı hayatından uzak tutmak istiyorsa.

 

*          *          *

            Bir ayette, insanın en önemli isteğinin ne olması gerektiği, bizzat herhangi bir kulun dilinden şöyle ifade edilmiştir: ‘(Ey Rabbim!) Beni dosdoğru yola (sırat-ı müstakim) ilet; nimet verdiğin kimselerin yoluna; kendilerine gazap edilmişlerin ve sapmışların yoluna değil’ (1/5-7). Üstelik bu bir Müslüman için olmazsa olmaz ibadetlerden namazın her rekâtında tekrarlanan bir ayet olarak her Müslüman’ın günde en az 20 kez tekrarladığı bir ayettir. Ayette, kulun ‘sırat-ı müstakim’ talep etmesi ve ‘sırat-ı müstakim’de yolcu olma çabası içerisinde bulunması gerektiği bildirilmektedir. ‘Sırat’ yol demektir, ‘müstakîm’ ise kendisinde bir eğrilik ve sapma bulunmayan şeydir. İki terim bir arada kullanılınca ‘dosdoğru olan yol’u ifade etmektedir. İnsanlar tecrübeleriyle bilirler ki, çok değişik yollar vardır; kısa-uzun, dar-geniş, dolambaçlı-düz, yolcusuna sıkıntı veren-rahat yolculuk sağlayan, hedefe götüren-hedeften uzaklaştıran... Fakat bütün bu yolların içerisinde hiç itirazsız hedefe gitmeye en uygun olan, düz (kısa), geniş, rahat ve yolculukla amaçlanan hedefe götürme özelliklerine sahip olandır. Fatiha’nın bu ayetiyle iman ve hayat tarzı yol ile sembolize edilmiş ve yolun dosdoğru olması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Üzerinde yürünen yolun herhangi bir yol değil ‘dosdoğru bir yol’ olması gerektiği açıklanmıştır. Zaten yolculuktan amaç da bir yere gitmek değil midir? O halde kim yolunun dar, uzun, dolambaçlı ve bozuk olmasını ister? Kim varacağı yere gitmeyen bir yolda veya çıkmaz sokakta yolcu olmak ister?

‘Dosdoğru’ yol, hedefe ulaştıran en kısa yoldur; yolcuları için rahat yoldur; amaca götürücü olduğunu her zaman belli eden yoldur. Bu yol Resulle bildirilen ve O’nun uygulamalarıyla gösterilen yoldur. Kur’an açıklamıştır ki, insanlar dosdoğru yolun yolcusu olmak istiyorlarsa, Allah’ın insanlar arasından seçtiği ve ‘dosdoğru yol’un özelliklerini, gereklerini bildirdiği elçisine, elçisi ile verdiği kitaba uymalıdırlar: ‘Yol gösterme ancak Allah'ın yol göstermesidir’ (6:71), ‘Bu Kur’an, insanları gerçekten en doğru yola iletir’ (17:9).

            Fatiha sûresinde, insanlar için gerekli olan şeyin herhangi bir yol olmayıp, sadece sırat-ı müstakim olduğu bildirildikten sonra, konu daha da somutlaştırılarak, bu yolun yolcularının ortak vasıfları da açıklanmıştır; onların, kendilerine ‘nimet verilen/verilecek’ kimseler olduğu bildirilmiştir. Bu, hem kulun istemesi gereken şeyi ve hem de sırat-ı müstakime mensup olmanın insana neler kazandıracağını açıklayan bir ayettir. Nimet mutluluktur, sevinçtir, huzurdur, rahatlıktır, ödüldür, zenginliktir, özgürlüktür, iyiliktir, ahlâktır, güzelliktir.... Nimete sahip olanların kimler olduğu ise, daha sonraları vahyolunan bir başka ayette şöyle açıklanmıştır: ‘Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah'ın nimete eriştirdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle birliktedirler. Ne iyi arkadaştır onlar. Bu, Allah'ın büyük lütfudur’ ( 4:69,70). Ayet, örnek alınmaması veya kendileri gibi olunmaması gereken kişi veya kişiler konusunda bir uyarı ile devam etmektedir. Dosdoğru yoldan ayrılanların durumu hatırlatılmış ve onlar gibi olunmaması gerektiği bildirilmiştir. Bu olumsuz durumun mensuplarının iki önemli özelliği de bildirilmiştir: Onlar; ‘azaba uğramış’ ve ‘sapmış’ kimselerdir. Bu kategorilere yanlış yolda olan herkes dâhildir. Çünkü sırat-ı müstakimin dışı azaptır, sapmaktır. Bildirilmiştir ki, sırat-ı müstakimin dışında doğruluk, iyilik, ahlâklılık, güzellik... olmaz, olamaz.

 

*           *          *

 

Elçileriyle ve bazı elçilerine verdiği kitaplarıyla, insanın varlığına en uygun hayat tarzını ve hakikatin insan için gerekli olan unsurlarını bildiren Allah, aynı zamanda mensubu olunmasını istediği yol ile, kaçınılması gerektiğini bildirdiği yolların özelliklerini de ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. Böylelikle, çağrısı sadece ‘buna uyun, diğerlerine uymayın’ sınırlarında kalan ve gerekçelerini açıklamayan, sonuçlarını göstermeyen bir çağrı niteliğine sahip olmamıştır. Mensuplarını ebedî esenliğe ulaştıran yolun özelliklerini ayrıntılı bir şekilde gösterip, somut karşılığını elçilerinin şahsında ortaya koyduğu gibi, yolcusu olunmasını istemediği yolların özelliklerini de en ayrıntılı bir şekilde mensuplarının şahsında somut örekleriyle ortaya koymuştur. Bu açıdan risâlet sürecinin başlangıcından itibaren sıklıkla vahyolunan ve mensuplarını ebedî azaba, sıkıntıya sevk eden yolların özelliklerini mensuplarının şahsında açıklayıp gösteren ayet pek çoktur. Ayetlerde ifade edilmiş ve somut örneklerinden hareketle gösterilmiştir ki, yanlış yolların mensupları zorba, saldırgan, kibirli, bencil, kaba, günahkâr, hayra engel olan, yetime-fakire yardımcı olmayan, mal düşkünü, cimri, boş işlerle uğraşmayı seven, nankör, zanna uyan, ilimden uzak kalan, hayatını bir aldanma ve aldatma üzerine sürdüren kimselerdir; yolları da tüm bu olumsuz özelliklerin inşa ettiği bir yoldur[4].

Dosdoğru yolun mensuplarına gelince, onlar Allah'ın razı olduğu yegâne doğru yolun mensubu sıfatlarıyla yollarına devam etmeliler ve böylelikle, bütün engellemelere rağmen, yeryüzünde hakkın temsilcisi olmalıdırlar. Hakkın temsilcisi olmak ise sadece söylemle gerçekleşecek veya sadece isim değişikliğiyle olacak bir şey değildir. Hakkın temsilcisi olmak tamamen yaşantıyla, hâl ve hareketlerle bağlantılıdır. Bu nedenle bir müminin nasıl ‘hakkın şahidi olacağı’ her seferinde farklı bir tutum veya davranış örnek verilerek gösterilmiş, bildirilmiş ve emredilmiştir. Örneğin her müminin, çevresindeki yetime, öksüze, düşküne, yoksula yardımcı olması, onların ihtiyaçlarını imkânları nispetinde gidermeye çalışması gerektiği açıklanmıştır. Bildirilmiştir ki, her mümin ekonomik gücü dâhilinde infakta bulunmalı, kendisini bütün kötülüklerden alıkoyan namazını ikame etmede ihmalkâr davranmamalı, kulluğunu sadece Allah'a yöneltmelidir. Kâfirlerin, müşriklerin yaptığı gibi insanları ırklarına, cinslerine, sahip oldukları imkânlara göre ayırıp bunlara göre değerlendirmek, insanları aşağılamak bir müminin yapabileceği şeyler değildir. Gurur, cimrilik, mal makam tamahkârlığı, nankörlük, boş işlerle uğraşmak, ilme uzaklık, zanla hareket etmek bir müminde bulunmaması gereken özelliklerdir. Her mümin bu ve benzeri her türlü kötü, yanlış özelliklere, tutum ve davranışlara sahip olmaktan özenle kaçınmalıdır. Bir mümin olumlu, güzel şeylerin yaşayan bedeni olurken, bu özelliklere niçin sahip olduğunun bilincinde olmalı, kendisini böyle davranmaya sevk eden İslâm'ı uygun dille başkalarına anlatmalıdır. Kötülüklerin sonunun ne olduğunu hatırlatmalı, açıklamalıdır. Fakat bunları da kendi kafasından yöntemler geliştirerek değil, bizzat Kur’an'a göre davranarak yerine getirmelidir. Kur’an, her zaman başucu kitabı olmalı, onunla olan irtibatını hiç kesmemelidir[5].

 

*           *          *

            Kur’an esas alındığında ‘yol’ ve ‘yolcular’ konusunda söylenecek şeyler pek çok. Konuyu şimdilik iki ayetle noktalayalım: ‘Her kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra Elçi’ye karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakır ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası! (4/115), ‘Kim (doğru) yola gelirse kendisi için gelmiş olur, kim de saparsa kendi aleyhine sapar’ (17/15)

 



[1] İbn Mace, Mukaddime 1

[2] Buhari, Rikak 4; İbn Mace, Zühd 27

[3] Tirmizi, Emsal 7

[4] Örnek olarak bakınız: Müddesir sûresi, 74:12-17, 44, 45; Kalem sûresi, 68:12-14; Tebbet sûresi, 111:2; Leyl sûresi, 92:11,18; Hümeze sûresi, 104:2,3; Abese sûresi, 80:17,23; Kıyamet sûresi, 75:31-33; Gaşiye sûresi, 89:18; Mâ’un sûresi, 107:3; Fecr sûresi, 89:19,20; Leyl sûresi, 92:8.

[5] Örnek olarak bakınız: Duhâ sûresi, 93:9,10; Müddesir sûresi, 74:2, 44, 45; Fecr sûresi, 89:17, 18; Mâ’un sûresi, 107:2-7; Müzzemmil sûresi, 73:2-6, 8, 20; Leyl sûresi, 92:18-21; Kaf sûresi, 50:39-40, 45; Alâk sûresi, 96:19; Kevser sûresi, 108:2; Necm sûresi, 53:62; Abese sûresi, 80:1-10,17-23; A’lâ sûresi, 87:9,10.


 

emailrol.gif (21439 bytes)

arrow1b.gif (1866 bytes)

.